Blog

Anlatabilmek

İlk konuşan insan neden böyle bir ifade şekline ihtiyaç duymuş. Ne eksikmiş ki, ilk iletişim şekli nedir acaba. Sanırım en ilkel olanı bakmak ve dokunmak. Neyi yeteri kadar anlatamamış olabilirlerki ses çıkarma ihtiyacı duymuşlar. Konuşmak anlatmanın en hızlı yoludur, bundan hiç şüphem yok. Ama aynı zamanda en yavanı. Hızlı anlatmak doğru anlatmak değildir. Tabiki kabul ediyorum, insanlar konuşmayı icat ettiği anda bilgi birikimini bir sonraki nesile anlatacak en hızlı aktarım şeklini keşfetmiş ama bir şeyler kaybetmişler. Kolaya kaçmışız, kelimeler türetmişiz, objeleri ve duyguları anlatan. Bir duyguyu kelime anlatabilir mi? Kelimelerin tam anlamıyla anlatabileceği şeyler ortak olarak şahit olduklarımızdır. Haricinde kitap okumaktan bir farkı yoktur. Ne anlamak istersek, ne görmek ve ne hissetmek istersek o olur. Aynı filmi izleyen iki insan bile bu kadar farklı şeyler yaşarken nasıl çözelim bütün sorunlarımızı konuşarak.

Sanırım kıyafetleri bulan insanla aynı kişi bu konuşmayı keşfeden. Hepimizi bir kafese alan o kıyafetler. En azından benim için. Hapishanedeki bir zanlı yıllar sonra yaşamayı unutur ya, orada güvende olduğunu kabullenerek devam eder özünde hiç istemediği bu hayata. Kıyafetlerimizde bize aynısını yapıyor. Giymeden rahat, belkide güvende hissedemiyoruz. Ama bizi farklılaştırıyorlar. Aslında çok benziyoruz birbirimize. Kıyafetlerim olmadan çok özgür hissediyorum ben. Özellikle kıyafetlerimi düşündüğüm zaman korkuyorum. Öyle bir kalıba sokulmuş ki insanoğlu tarafından. Kendi vücudumuzu yada görünüşümüzü değilde hep üzerine bir çarşaf gibi örttüğümüz kıyafetlerimizle sevmeye çalışıyoruz birbirimizi. Ama unutmamak lazım ki her ne kadar bu kötü düzenin bir parçası olduysakta eminim hepiniz biliyor en rahat ve belki en güzel anının bir kıyafet içerisinde olmadığını. İnsanın en güzel kıyafeti bir başka insandır. Özellikler sevdiğiniz biriyle giyinmek kadar güzel bir his yok.

Nereye aitlik duyuyoruz tam olarak. Bir yere mi, ana mı,zamana mı yoksa birinemi. Bu dört olguyada aynı anda ihtiyaç duyuyoruz aslında. Ama sadece bir tanesinin varlığı diğerlerini tamamlamaya yetiyor.

Çok güzel bir yerdeysem; ne zaman, kiminle, ne yaptığımın pek bir önemi olmuyor.

Çok güzel bir şey yapıyorsam; nerde, ne zaman ve kiminle yaptığımın pek bir önemi olmuyor.

Çok güzel bir zamanda birşeyler yapıyorsam; nerde, kiminle, nasıl yaptığımın bir önemi kalmıyor.

Çok güzel biriyleysem, zaten siz biliyorsunuz devamını.

Belkide bu sadece benim için böyle. Elbetteki isterim dördü birden en mükemmel şekilde gerçekleşsin. Ama dedim ya bir tanesinin varlığı bu basit insanı en mutlu, en huzurlu kişiye çeviriyor.

Kuş olmak

Yeteri kadar anlaşılmayan hayvanlardır kuşlar. Anlamak zor olsa gerek, en azından bir insan için. Bizler ayağımızın yere değdiği dünyada mahkum onlarsa istediği zaman ayağını yere değdirme lüksüne sahipler. Hiç kapana kısılmış hissediyor musunuz; sağa, sola, ileri ve geriye gidebiliyoruz ama aşağıya ve yukarıya doğru gidemiyoruz. Gitmek için çözümler üretiyoruz ama hep bir şeyin içinde oluyor bu çözümler. Kanat istiyorum ben. Bu sonsuz özgürlük hissinede en yakını denize girmek gibi geliyor bana. Belki o yüzden bir deniz aşığıyım. Her yöne doğru ilerleyebiliyorum. Akıl almaz bir özgürlük, en azından benim için. Bu aralar insanlar bacağımdaki su samuru dövmesini soruyorlar, neden diyorlar. Basit cevaplar veriyorum, belki kendimi anlatamayacağımı düşünüyorum ve sadece karakteristik özelliklerinden bahsediyorum. Ama özgür ruhlu oluşları çok hoşuma gidiyor. İsterlerse karada, isterlerse suda yaşayabiliyorlar. Tabiki duygusal hayvanlar olmaları çok önemli. Ama aslında özgürlükleri benim hoşuma giden.

Kuşlar, onları nereye götüreceğini bilmeden öğrenirler uçmayı. Neden bizlerde kuş gibi düşünmüyoruz. Hep bilmek istiyoruz nereye gideceğimizi.

Olabilecekleri ve gidebilecekleri bir sürü yer varken neden aynı yerde kalmayı tercih ediyorlar, sonra kendimede aynı soruyu sorup cevaplayamıyorum. Yuvadan ilk uçmak istedikleri an, çırpınıyorlar gitmek için. Annelerinin yüzünü endişe sarmış durumda, ama onlarda yorgun. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmeleri gerekiyor. Peki yuvadan hiç ayrılmayan bir kuşa ne olur? Başka bir yırtıcı tarafından av olur yada hiçbir zaman özgürlük ve dış dünyayı göremeden tüketir ömrünü korku içinde. O ilk atladıkları an kadar güzel bir an yok. Sanki bir bebeğin ilk kez anne veya baba demesi gibi. Sarhoş bir pilotun uçağı kaldırması gibi. Ne yapması gerektiğini biliyor ama eyleme dökemiyor. Paytak paytak bir iki adım ve hop. Peki her zaman uçabilirler mi, hayır malesef. Bazen ilk uçma deneyimleri bütün bir hikayeyi başlamadan sona götürür. Düşerler yuvadan, çarparlar etraftaki dallara, kötü bir iniş. Hayal kırıklıkları ve belki fiziksel zararlar. Belkide hiç uçamayacak birdaha. Ama ne yaptı biliyor musun, denedi. Yine bir çok kuş vardırki bu düşüş ne kadar zor olursa olsun denerler sonsuza dek.

Birde atlamayı başaranlar var elbette. Ne demişler kötüye hazırlan ama kötüyü düşünme. İleriye doğru atarlar kendilerini, zar zor çırparlar o gelişmemiş kanatlarını. Ama hiç çırpmamaktan iyidir. Arkasına bakamazlar ilk gidişlerinde. Nereye gittiklerini bilmezler; ne yanlış veya ne doğru, sadece ileriye doğru. Elbette bir gün arkalarına bakmayı öğrenecekler ve hatta aynı yuvaya geri dönüp kendi nesillerini o yuvada devam ettirecekler. Belki bir süre sonra sadece o yuvanın çevresinde yaşamayı tercih edecekler. Tercihler dünyasında her tercihi vermeli ve sonunu görmeliyiz ki en son yuvaya dönüş yolunda arkamıza bakmayalım.

Kısacası kuş, ilk o yuvadan atlayıp yalpalayarak uçarken kuş olduğunu anlar. Hepimizin birer kuş olduğu anısı vardır. Bir hevesle yelken açtığımız evimizden umarım bir gün yaşanmışlık ve mutlulukla geri döneriz.

Dağınık

Ne yapıyorum şuanda, ilk kez öğlen saatlerinde oturmuş bir şeyler yazmak istiyorum. Gece sakin bir müzik eşliğinde nadiren yazan bir adamdım ben. Ne değişti, neyin farkına vardım, bilmiyorum. Burada public yazdığım şeyler dışında yazmak istediklerim var. Gizlemek istiyorum onları, neyden gizlemek istiyorum ki, kim ne düşünürse düşünsün, ne önemi var. Aslında önemi var diye gizlemek istiyorda olabilirim.

Sanırım bir şeyleri üstü kapalı olarak yazabilirim, hem daha zorlayıcı olur. Her yazdığım hikayenin bir ana karakteri var ama ana karakter benim diye çıkabilecek bir kimse yok. Tam olarak böyle istediğimide söylemek yanlış olur ama şuan için böyle diyelim.

Yazan insanlar kafalarındakini nasıl toplayıp yazmaya başlıyor. Çok şey mi düşünüyorlar yoksa hiç birşey mi? Ben şuan çok şey düşünen taraftayım. Birde yazdıktan sonra başlık bulmak var, başlık bulmak neden bu kadar önemli. Duraksayıp bir düşündümde aslında önemli değil, sadece ihtiyaç var.

“Önemli değil sadeece ihtiyaç var”, güzel bir söz oldu. Hayatımızda çok önemli olmayan fakat ihtiyaçtan sahip olduğumuz veya yanımızda tuttuğumuz neler var, düşünelim biraz. Sizlerde benim gibi misiniz, herşey önemli gibi geliyor mu? Tamam birazcık elimine etmeye çalışayım. Aptal örnekler türetiyorum. Bulunduğum noktadan varmak istediğim noktaya nasıl gideceğim önemli değil ama nasıl gideceğimi bilmeye ihtiyacım var. Çok insanı bir duygu aslında “merak”. Daha önce meraksız olduğunu düşündüğüm insanlarla tanıştım. Ama baştan sona yanıldığım birşey vardıysa o da onların aslında meraksız olduğu değildi. Varmak istediği noktaya o kadar odaklanmıştı ki, nasıl veya nereden varacağını hiç düşünmemişti. Son odaklı mı olmak lazım bazen, yoksa asıl keyfi sona giden yola odaklanmak mı? Tekrardan düşündüğümde bence sona giden yola odaklanmak lazım, bir kitabı sonunda ne olacak diye okumak değilde, o sona nasıl gelecek diye okumak gerek.

Konuyu dağıttım iyice, her birşeyler yazışımda bir hayvan veya herhangi bir canlıdan bahsetmek istiyorum. Aslında o kadar önemlilerki, sadece farkında değiliz. İnsan dediğimiz bu canlı bütün hayvanların milyonlarca yıllık evrim ve gelişiminde biriktirdiği bilgileri vakumlayarak bu denli zeki ve gelişmiş düzeye ulaştı. Kullandık onları, saygı duymalıyız. Zeki ve gelişmiş derkende bir hayli üzülerek yazdım. Zeka, sadece iyi yönlü gelişen bir şey değildir. Neye kullandığına göre etkisi çok zararlı olabilir. Aynı şekilde gelişmişlik derkende sadece teknoloji bakımından demek istiyorum. İlk günki barbar insanlardan pek bir farkımız yok henüz. Sadece aile ve dostlarına karşı iyi diğer insanlara karşı hep bir temkinli, dikkatli olmak zorunda. Tehlikede hissediyor. Neden birbirimize karşı tehlikede hissetmek zorundayız. Çünkü birbirimize karşı tehlike ortamı yaratanda en başta biziz. Bir şekilde karışıyoruz hayatlarımıza, aslında hepimizin hayatı karışmalı birbirine sorun o değilde, sorun bu karışmanın doğal veya iyimser olmadığı noktalarda başlıyor.

Güzel enerji diye birşeyin varlığına inanıyorum, güzel enerjiyle yapılmış her eylem güzel biterken aksi herhangi bir kötülük besleyerek yapılmış her eylem farkedilmeye ve farkedildiğinde sorun oluşturmaya mahkumdur. Ama şöyle birşey de kesinlikle var, senin enerjin güzel diye kötü enerjisi olan birine denk geldiğin zaman yine kötü bitebilme potansiyeli vardır. Artı çarpı eksinin, eksi sonuç vermesi gibi. Peki bu eksi insanlar “0” iken nasıl eksi oldular. Bunun bir geri dönüşü yok mu, neden eksi insan sayısı her geçen gün artıyormuş gibi hissediyorum. Aslında bana göre sebebi artı insanlar yanlışlıkla eksi insanlarla iletişim kurup sonucunda eksi oluyorlar. Çağımızın en büyük hastalığı birbirimize bulaştırdığımız eksi düşünceler.

Dağıldıkça dağıldı konu, tıpkı benim gibi.

Yaşama Merakı

PART-1

Uzun zaman oldu bu masanın başına kafası bulanık oturmayalı. Belki kafam bulanık oturmuşumdur ama yazma cesareti yeni geldi diyelim. Ne yazacağımdan emin değilim. Anlatmak istediğim, kafamı boşaltmak istediğim bir çok konu var. Sadece neresinden başlayacağımı bilmiyorum.

Kırgınım, rahatsızım, düşünceliyim, sinirliyim, üzgünüm, korkuyorum, cesaretliyim, sabırlıyım. Bütün bu duyguları insan hissedebilir mi aynı anda.

Dışarıda insanların içinde olmayı çok seviyorum, sosyal bir hayvanım. Yürürken bile farkında olmaya çalışıyorum. Bir ayağımı öbürünün önüne bu kadar seri biçimde nasıl atıyorum. Hiç karıştırıp neden iki kez aynı ayakla adım atmaya çalışmıyorum. Yok mu bunun hata payı. Biliyorum biraz salakça ama keyifli. Objelere dikkatle bakıyorum yürürken; benden uzaklıkları neler, renkleri neler, acaba renkleri ışığın vurduğu açı veya günün saatlerine göre ne kadar değişiyor, bulunduğum noktadan değil de başka bir noktadan baksam aynı şeyi görür müyüm. Sanırım asla aynı şeyi görmem. Dünyanın ve insan olmanın en güzel yanı bu olabilir. Hiç bir şey, hiç bir zaman aynı değil, olamaz. Baktığın bir insana bir kaç saniye sonra birdaha bak aslında hiçbir şey aynı değil. Tattığın bir yemekten aldığın ikinci lokma, okuduğun bir kitap, sevdiğin bir koku. Her seferinde ufakta olsa hatta belki o an farkedemesekte bir değişiklik var. Biraz şey gibi denizin içindeyken o an vücuduma değen su damlararı, atomlar saliseler bile sürmeden o kadar farklı konumlara noktalara dağılıyorlar ki birdaha asla aynı noktada tam anlamıyla bulunamayacağım ve aynı su taneleri dokunmayacak tenime.

Hiç bir şey basit değil, hiç kimse boş değil. Ne kadar bakarsan o kadar öğrenirsin. Bazen paylaşmayan insanlar vardır. Kendini belki küçük görür, belki birazcık eksik. Ama anlatamayacağım bir şekilde her insanın benden daha dolu ve sonsuz bir bilgi, deneyim olduğunu görüyorum. Beş yaşında neredeydin, ilk hatırladığın koku nedir, ilk anın ne, ilk aşık olduğun zaman neler hissettin, ilk toprağa yalın ayak bastığın anı anlatır mısın bana, yada yağmurun daha önce hiç o kadar mutluluk vermediği bir an, sen hiç içinden şarkı söyler misin, ayna karşısında safça güler misin kendine, nasıl bir enerjin var, pozitif enerjini nasıl yayıyorsun, diğer insanlara karşı ne hissediyorsun, dünya yeterince adil mi, birbirimizi sevmelimiyiz, ne kadar zamanımız var. Kimsin sen, hepsini ve daha fazlasını öğrenmek istiyorum.

Tam olarak anlatamıyorum, bazen ne sözler ne kelimeler anlatabilir. Hayal et, gün batımında uzun mu uzun bir sahilde oturmuşsun tek başına. Gözünün alabildiğince sağa veya sola doğru devam ediyor bu sahil şeriti. Başka kimse yok. Kapüşonlu var üstünde, altında bir şort, çıplak ayak. Hafif çapraz oturmuşsun sağa doğru, güneş oradan batıyor. Hava ne soğuk nede sıcak, olması gerektiği gibi, mükemmel. Ne düşünüyorsun orada otururken, tam olarak neye bakıyorsun. Hiç bir zaman tam olarak ne denize ne kuma nede güneşe bakmıyorsun aslında. Daha detayı olmalı baktığın şeyin işte onu bilmek istiyorum. Baktığına ne kadar anlam yüklüyorsun. Eminimki her insanda oluyordur bu biraz. Bazen anlatamıyorum ne hissettiğim çünkü kullanabileceğim herhangi bir kelime tam anlamıyla ifade etmeyecek

PART-2

Sözlerime devam etmeden önce anlatmak istediklerim var. Hayat hem tatlı hem tuzlu hemde acıdır biraz. Ama herhangi biri eksik olsa hayat olmazdı bence. Yeri gelince ağlamak, korkmak, sevmek, sevilmek hepsinin olması lazım.

Hata, yapılan bir şeydir. Eğer yapmasaydın hata olmazdı, hata olmasaydı pişman olurdun, döngü böyle devam eder. Hata sadece sen hata olduğunu kabul edersen hatadır. Aksi takdirde dünyanın en güzel hatalarını yapmasaydım bu kadar mutlu olmazdım.

Neyse bıraktığım konuya geri dönmeye çalışayım. Hiç bir kelime tam anlamıyla ifade edemiyor anı. Benim deneyimlediğim en güzel ifade yolu gözlerine bakmak ve dokunmak. Nedenini anlatmak kolay değil. Gözler yalan söylemez derler. Doğruyu en açık biçimde hep gözlerde görmüşümdür. Ne hissettiği öyle bir geçerki karşısındakine. Dokunmaksa en temel ihtiyaçtır. Vücudu kaç derece, teni ne kadar yumuşak, tüyleri, hissi. Meydan okuyorum git en yakınındaki insanın koluna dokun hiç bir şey olmayacak. Birde çok mutlu bir anında sevdiğin bir kişi yanındayken bir dokun. İkisi arasında o kadar fark varki. İşte dokunmak bence bu şekilde bir iletişim sağlamakta. Eğer karşıdaki de bu şekilde hissediyorsa öyle bir bilgi ve duygu aktarımı olacak ki, bir daha belkide konuşmak istemeyeceksin.

Hayat hem çok kısa hemde çok uzun. Bir şeyleri erteleyemeyecek kadar kısa, herşeyi yapabilecek kadar uzun. Bence bunu bilmek çok güzel. Şu satırları yazarken istemsizce gözü dolan bir insanım ben. Tam olarak ne hissetiğimi bilmiyorum. Sanırım sadece hayat denen bu eşsiz deneyimin bir parçası olabilmekten mutluyum.

Mutluluk sadece gülmek değildir, aidiyetdir. Kendimi hayata ait hissediyorum, bir parçasıyım bende bu yolun.

Yorgunum, çok güzel bir yorgunluk bu. Vücudum ve beynimin çok kısa sürede yaşadıklarımı sindirmesi ve hafızaya yazması için biraz zaman lazım sadece. Yoksa başka birşeyden değil bu yorgunluk.

Hepinizi çok seviyorum güzel insanlar.

Note to Myself

I decide to be a better version of myself, truly believing that I can do this. Finding the words not going to harm anyone. My mood, thoughts, how I feel at the moment causes problems for me. I sound like an asshole which makes me hate myself. I rather not to talk but I can’t help myself about it. Advice to new version of me. If you don’t have things to talk better stuffs just don’t say anything out of your mood.

Time isn’t the main cause, timing is. The right sentence, word at the right time going to fix it.

“Some of you still carry the wounds of being mistreated by parents or partners. I hope you know that not everyone is annoyed with you, not everyone is upset with you, not everyone is rooting for you to fail. Grant yourself the same kindness you give to others.”

Birth of Everything

Incidentally, disturbance from cosmic background radiation is something we have all experienced. Tune your television to any channel it doesn’t receive, and about 1 percent of the dancing static you see is accouınted for by this ancient remnant of the Big Bang. The next time you complain that there is nothing on, remember that you can always watch the birth of the universe.

The One

Her face was weird. She had the right sized face on the wrong size head. Ostrich face, that’s what I called her. I didn’t care what she looks like. She made me laugh, and I like being around her.

How you can tell if you’re meant to be with someone?

It’s simple. Just sit and have a conversation. Some people when you talk to them, it’s like trying to classical music on a radio with no antenna. You can push that dial back and forth all you want, buy you only get static.

But when you’re meant to be with someone, and they truly are the one, you just sit, start talking, and a Beethoven sonata will begin to play.

Bu son şarkımız

Küçük bir çanta yap, yürü dağlardan denizlere uzanan o dar engebeli yollardan. Başta o çanta ağır gelir sana. Yapman gereken kafanda bitirmek birşeyleri. Zor olan da tam budur işte. Kafanda bitirmek…

Ne kadar çok şey atarsan çantaya o kadar sırt ağrısı çekersin. Koyma işte onları çantana. Evet zor olsada dene. Gerçi bir süre sonra o sırt ağrısı sana normal gelmeye başlar ve sende şikayet etmeyi bırakırsın. Hatta çantayı çıkardığın anda bir boşlukta hissedip onun yokluğundan şikayet edersin. Gittiğin yerlerde, yeni insanlarla tanışırken o çantayı kenara koyup bir sohbet edersin. Sende biliyorsun bende, gözün hep çantanda ya birşey olursa. Olsa olsa yükün azalır ama istemezsin. Güzel anılar koydun o çantaya. Her ne kadar güzel vakit geçirsen de o çantayı sırtına tekrar alıp yollara koyulunca anlarsın değerini, senin için neler ifade ettiğini. Benim sırtımda ki yük işte bana bu yüzden tatlı gelir. Bırakmak istemiyorum.

Çantayı hazırladığım o an geldi. Şunu da koysam bunuda koysam. Seni varya, koymak istemiyordum o çantaya ama sensiz de olmuyor. Bir şekilde herşey sığar ya o çantaya. Tepiştirirsin herşeyi, kapanır o çanta bir şekilde. Benim sırtımda ki o yük var ya işte bana tatlı gelir. Çünkü bunlar benim sorunlarım; kimsenin değil. O çantayı hafifletmek için o sorunları çözmem gerekir.

Güneş hafif saçına dokunup, tenini okşarken derin bir nefes çekersin. Herşeyi unutursun bir anda. O ağırlığı verdiği acıları. O çanta olmasa o gün o anda orada olmazdın. Ona söylemek istediğim çok şey var ama çantamdam çıkarmakta istemiyorum bir yandan. İstiyorum ki hep sırtımda olsun, aklımda olsun. Yaşadığım onca güzel şeyin içinde onun sırtımda yarattığı o ağırlığı hissedeyim istiyorum.

Güneş tepelerin arkasından kaçmaya başlarken çadırını kurar odun toplarsın akşam ateşi için. Çantanı ya yanına koyarsın ateşin sıcaklığını tatsın diye yada çadıra koyarsın kimse zarar vermesin, üşümesin diye. Ateşin verdiği sıcaklık duyduğun çıtırtı sesleri odunlardan gelen. Ay ışığı aydınlatmış uzak diyarları. Baykuş sesleri kulağında ufak bir esinti var sanki. Bir çay demlersin ateşin üzerinde. Yudumlarken çayını sırtının acısı gider bir an da olsa. Ateş hafif hafif sönerken tulumunu serip çadırına girersin. Bir düşünce sarar vücudunu. Bu çantanın içindeki herşey lazım mı bana? Malesef ki cevabım hep evet oluyor. Kahretsin ki hiçbirşeyi çıkaramıyorum o çantadan. O çantadan seni çıkardığım gün benimle gelemezsin. Sana göstermek istediğim şeyleri göremezsin. O çanta sırtıma vurdukça aklıma geleceksin.20190420_215334.jpg

Ben çantamın ağırlığından memnunum. O çanta hep ağır kalıcak eğer sanada sorun olmuyorsa. Görüşürüz güzel günler, görüşürüz çantam. Hep yanımdasın, yanımda kal.