Biraz Yorgun.

Bir pazar gecesi; boynum tutulmuş durumda, sol bacağımsa uyuşuk. Biraz kalbim buruk ve yorgun. Düşüncelerim ve ben yanlız kalıp sohbet ediyoruz bol bol. Sadece yazmaya üşeniyordum. Kış aylarında daha bir yoğun hislerim. Biraz soyutlamam gerekiyor sanırım kendimi çevreden. Ne zaman yelken açsam, ilk ben düşüyorum. Bu denizi sevmediğim anlamına gelmiyor ama yoruldum. Anlamaya çalışmaktan yoruldum, iyi gelmeye çalışıp kendime iyi gelemeyişimden yoruldum. Herkesi ve herşeyi anlayıp kendimi anlayamamaktan yoruldum. Değer verdiğim birinin zamanın içinde silinmesi ve daha sonra tamamen yok olmasından…

Ne arıyorum ben? Birazcık huzur hepsi bu. Sabit bir rutin ve ara sıra rutin dışı tatlı-tuzlu aktiviteler. Tamamen kaybolup gitmekten korkuyorum diye o da. Yaşadığımı hatırlatmam gerekiyor kendime. Zorluk çekmenin güzel olduğunu ve yeni bir şeyler keşfetmenin verdiği o eşsiz hissi. En güzelide yeni bir insan keşfetmek veya karşılaşmak ama… En acısıda o oluyor, hiç şaşmaz.

Gece bir arabanın yan koltuğunu yatırıp sakin bir müzik eşliğinde yolculuk yapmak istiyorum. Tekrardan çocuk olmak istiyorum, gözlerimi aralayıp gelip gelmediğimizi kontrol edip ve tek endişemin ulaşmamız yere olan mesafe olduğu günlere dönmek istiyorum. O zamanlar ne kadar rahat uyuyordum, özlüyorum bu hissi. Bir anda “geldik” diye uyandırılayım. Yalpalayarak, gözlerimi açmadan, sürüklene sürüklene eve geçeyim. Gözlerimi açmama gerek yok çünkü sorumluluk bende değil, henüz çocuğum ben. Annem tutar kolumdan, alır kucağına belkide. Yatırır beni yatağıma, bir iki güzel söz söyler. Hatırlamasamda herhangi birini bence birşeyler söylüyordu bu kadın bana. Üstümü örter ve son bakışını atıp ışığı kapatırdı. Evet, sadece bir çocuk olmak istiyorum birkaç günlüğüne olsada.

Yanlızken hep çok güçlü hissediyorum ama bir o kadarda aciz. Güçlü olmak mutluluk vermiyor her zaman. Bana yanlızken kendini güçlü hisseden bir başka yol arkadaşı lazım. Sessizlikten keyif alan, kavga etmeyi en az benim kadar gereksiz gören. Huzurun ve anın tadını çıkaran. Ufak şeyler moralini bozmayan.

“Ben bir ağır ceza hakimiyim,

Aleyhine karar verebilseydim silinmeyecektim belkide hatıralardan,

Lehine karar verdiğim için hep, ilk unutulan ben oldum.”

Biraz daha uzansam yetişebilir miydim, erken mi vazgeçtim. Vazgeçmekte değil aslında, sadece demir parmaklıklar arasından rahatlıkla girip çıkabilirim diye düşündüm. Ama sıkıştım, canım çok yandı.

Ahoy! Daha keşfedecek çok yer, yapacak çok şey ve tanıyacak bir çok insan var. Durmak yok, zaman namussuzu hiç durmuyor. Ya yakalar akışına veririsin kendini, yada geçmişte yaşarsın ve gözlerini açtığında herşey için çok geçtir.

Anlatabilmek.

İlk konuşan insan neden böyle bir ifade şekline ihtiyaç duymuş. Ne eksikmiş ki, ilk iletişim şekli nedir acaba. Sanırım en ilkel olanı bakmak ve dokunmak. Neyi yeteri kadar anlatamamış olabilirlerki ses çıkarma ihtiyacı duymuşlar. Konuşmak anlatmanın en hızlı yoludur, bundan hiç şüphem yok. Ama aynı zamanda en yavanı. Hızlı anlatmak doğru anlatmak değildir. Tabiki kabul ediyorum, insanlar konuşmayı icat ettiği anda bilgi birikimini bir sonraki nesile anlatacak en hızlı aktarım şeklini keşfetmiş ama bir şeyler kaybetmişler. Kolaya kaçmışız, kelimeler türetmişiz, objeleri ve duyguları anlatan. Bir duyguyu kelime anlatabilir mi? Kelimelerin tam anlamıyla anlatabileceği şeyler ortak olarak şahit olduklarımızdır. Haricinde kitap okumaktan bir farkı yoktur. Ne anlamak istersek, ne görmek ve ne hissetmek istersek o olur. Aynı filmi izleyen iki insan bile bu kadar farklı şeyler yaşarken nasıl çözelim bütün sorunlarımızı konuşarak.

Sanırım kıyafetleri bulan insanla aynı kişi bu konuşmayı keşfeden. Hepimizi bir kafese alan o kıyafetler. En azından benim için. Hapishanedeki bir zanlı yıllar sonra yaşamayı unutur ya, orada güvende olduğunu kabullenerek devam eder özünde hiç istemediği bu hayata. Kıyafetlerimizde bize aynısını yapıyor. Giymeden rahat, belkide güvende hissedemiyoruz. Ama bizi farklılaştırıyorlar. Aslında çok benziyoruz birbirimize. Kıyafetlerim olmadan çok özgür hissediyorum ben. Özellikle kıyafetlerimi düşündüğüm zaman korkuyorum. Öyle bir kalıba sokulmuş ki insanoğlu tarafından. Kendi vücudumuzu yada görünüşümüzü değilde hep üzerine bir çarşaf gibi örttüğümüz kıyafetlerimizle sevmeye çalışıyoruz birbirimizi. Ama unutmamak lazım ki her ne kadar bu kötü düzenin bir parçası olduysakta eminim hepiniz biliyor en rahat ve belki en güzel anının bir kıyafet içerisinde olmadığını. İnsanın en güzel kıyafeti bir başka insandır. Özellikler sevdiğiniz biriyle giyinmek kadar güzel bir his yok.

Nereye aitlik duyuyoruz tam olarak. Bir yere mi, ana mı,zamana mı yoksa birinemi. Bu dört olguyada aynı anda ihtiyaç duyuyoruz aslında. Ama sadece bir tanesinin varlığı diğerlerini tamamlamaya yetiyor.

Çok güzel bir yerdeysem; ne zaman, kiminle, ne yaptığımın pek bir önemi olmuyor.

Çok güzel bir şey yapıyorsam; nerde, ne zaman ve kiminle yaptığımın pek bir önemi olmuyor.

Çok güzel bir zamanda birşeyler yapıyorsam; nerde, kiminle, nasıl yaptığımın bir önemi kalmıyor.

Çok güzel biriyleysem, zaten siz biliyorsunuz devamını.

Belkide bu sadece benim için böyle. Elbetteki isterim dördü birden en mükemmel şekilde gerçekleşsin. Ama dedim ya bir tanesinin varlığı bu basit insanı en mutlu, en huzurlu kişiye çeviriyor.

Kuş olmak.

Yeteri kadar anlaşılmayan hayvanlardır kuşlar. Anlamak zor olsa gerek, en azından bir insan için. Bizler ayağımızın yere değdiği dünyada mahkum onlarsa istediği zaman ayağını yere değdirme lüksüne sahipler. Hiç kapana kısılmış hissediyor musunuz; sağa, sola, ileri ve geriye gidebiliyoruz ama aşağıya ve yukarıya doğru gidemiyoruz. Gitmek için çözümler üretiyoruz ama hep bir şeyin içinde oluyor bu çözümler. Kanat istiyorum ben. Bu sonsuz özgürlük hissinede en yakını denize girmek gibi geliyor bana. Belki o yüzden bir deniz aşığıyım. Her yöne doğru ilerleyebiliyorum. Akıl almaz bir özgürlük, en azından benim için. Bu aralar insanlar bacağımdaki su samuru dövmesini soruyorlar, neden diyorlar. Basit cevaplar veriyorum, belki kendimi anlatamayacağımı düşünüyorum ve sadece karakteristik özelliklerinden bahsediyorum. Ama özgür ruhlu oluşları çok hoşuma gidiyor. İsterlerse karada, isterlerse suda yaşayabiliyorlar. Tabiki duygusal hayvanlar olmaları çok önemli. Ama aslında özgürlükleri benim hoşuma giden.

Kuşlar, onları nereye götüreceğini bilmeden öğrenirler uçmayı. Neden bizlerde kuş gibi düşünmüyoruz. Hep bilmek istiyoruz nereye gideceğimizi.

Olabilecekleri ve gidebilecekleri bir sürü yer varken neden aynı yerde kalmayı tercih ediyorlar, sonra kendimede aynı soruyu sorup cevaplayamıyorum. Yuvadan ilk uçmak istedikleri an, çırpınıyorlar gitmek için. Annelerinin yüzünü endişe sarmış durumda, ama onlarda yorgun. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmeleri gerekiyor. Peki yuvadan hiç ayrılmayan bir kuşa ne olur? Başka bir yırtıcı tarafından av olur yada hiçbir zaman özgürlük ve dış dünyayı göremeden tüketir ömrünü korku içinde. O ilk atladıkları an kadar güzel bir an yok. Sanki bir bebeğin ilk kez anne veya baba demesi gibi. Sarhoş bir pilotun uçağı kaldırması gibi. Ne yapması gerektiğini biliyor ama eyleme dökemiyor. Paytak paytak bir iki adım ve hop. Peki her zaman uçabilirler mi, hayır malesef. Bazen ilk uçma deneyimleri bütün bir hikayeyi başlamadan sona götürür. Düşerler yuvadan, çarparlar etraftaki dallara, kötü bir iniş. Hayal kırıklıkları ve belki fiziksel zararlar. Belkide hiç uçamayacak birdaha. Ama ne yaptı biliyor musun, denedi. Yine bir çok kuş vardırki bu düşüş ne kadar zor olursa olsun denerler sonsuza dek.

Birde atlamayı başaranlar var elbette. Ne demişler kötüye hazırlan ama kötüyü düşünme. İleriye doğru atarlar kendilerini, zar zor çırparlar o gelişmemiş kanatlarını. Ama hiç çırpmamaktan iyidir. Arkasına bakamazlar ilk gidişlerinde. Nereye gittiklerini bilmezler; ne yanlış veya ne doğru, sadece ileriye doğru. Elbette bir gün arkalarına bakmayı öğrenecekler ve hatta aynı yuvaya geri dönüp kendi nesillerini o yuvada devam ettirecekler. Belki bir süre sonra sadece o yuvanın çevresinde yaşamayı tercih edecekler. Tercihler dünyasında her tercihi vermeli ve sonunu görmeliyiz ki en son yuvaya dönüş yolunda arkamıza bakmayalım.

Kısacası kuş, ilk o yuvadan atlayıp yalpalayarak uçarken kuş olduğunu anlar. Hepimizin birer kuş olduğu anısı vardır. Bir hevesle yelken açtığımız evimizden umarım bir gün yaşanmışlık ve mutlulukla geri döneriz.

Dağınık.

Ne yapıyorum şuanda, ilk kez öğlen saatlerinde oturmuş bir şeyler yazmak istiyorum. Gece sakin bir müzik eşliğinde nadiren yazan bir adamdım ben. Ne değişti, neyin farkına vardım, bilmiyorum. Burada public yazdığım şeyler dışında yazmak istediklerim var. Gizlemek istiyorum onları, neyden gizlemek istiyorum ki, kim ne düşünürse düşünsün, ne önemi var. Aslında önemi var diye gizlemek istiyorda olabilirim.

Sanırım bir şeyleri üstü kapalı olarak yazabilirim, hem daha zorlayıcı olur. Her yazdığım hikayenin bir ana karakteri var ama ana karakter benim diye çıkabilecek bir kimse yok. Tam olarak böyle istediğimide söylemek yanlış olur ama şuan için böyle diyelim.

Yazan insanlar kafalarındakini nasıl toplayıp yazmaya başlıyor. Çok şey mi düşünüyorlar yoksa hiç birşey mi? Ben şuan çok şey düşünen taraftayım. Birde yazdıktan sonra başlık bulmak var, başlık bulmak neden bu kadar önemli. Duraksayıp bir düşündümde aslında önemli değil, sadece ihtiyaç var.

“Önemli değil sadeece ihtiyaç var”, güzel bir söz oldu. Hayatımızda çok önemli olmayan fakat ihtiyaçtan sahip olduğumuz veya yanımızda tuttuğumuz neler var, düşünelim biraz. Sizlerde benim gibi misiniz, herşey önemli gibi geliyor mu? Tamam birazcık elimine etmeye çalışayım. Aptal örnekler türetiyorum. Bulunduğum noktadan varmak istediğim noktaya nasıl gideceğim önemli değil ama nasıl gideceğimi bilmeye ihtiyacım var. Çok insanı bir duygu aslında “merak”. Daha önce meraksız olduğunu düşündüğüm insanlarla tanıştım. Ama baştan sona yanıldığım birşey vardıysa o da onların aslında meraksız olduğu değildi. Varmak istediği noktaya o kadar odaklanmıştı ki, nasıl veya nereden varacağını hiç düşünmemişti. Son odaklı mı olmak lazım bazen, yoksa asıl keyfi sona giden yola odaklanmak mı? Tekrardan düşündüğümde bence sona giden yola odaklanmak lazım, bir kitabı sonunda ne olacak diye okumak değilde, o sona nasıl gelecek diye okumak gerek.

Francis Bacon. 1970s /Michael Holtz

Konuyu dağıttım iyice, her birşeyler yazışımda bir hayvan veya herhangi bir canlıdan bahsetmek istiyorum. Aslında o kadar önemlilerki, sadece farkında değiliz. İnsan dediğimiz bu canlı bütün hayvanların milyonlarca yıllık evrim ve gelişiminde biriktirdiği bilgileri vakumlayarak bu denli zeki ve gelişmiş düzeye ulaştı. Kullandık onları, saygı duymalıyız. Zeki ve gelişmiş derkende bir hayli üzülerek yazdım. Zeka, sadece iyi yönlü gelişen bir şey değildir. Neye kullandığına göre etkisi çok zararlı olabilir. Aynı şekilde gelişmişlik derkende sadece teknoloji bakımından demek istiyorum. İlk günki barbar insanlardan pek bir farkımız yok henüz. Sadece aile ve dostlarına karşı iyi diğer insanlara karşı hep bir temkinli, dikkatli olmak zorunda. Tehlikede hissediyor. Neden birbirimize karşı tehlikede hissetmek zorundayız. Çünkü birbirimize karşı tehlike ortamı yaratanda en başta biziz. Bir şekilde karışıyoruz hayatlarımıza, aslında hepimizin hayatı karışmalı birbirine sorun o değilde, sorun bu karışmanın doğal veya iyimser olmadığı noktalarda başlıyor.

Güzel enerji diye birşeyin varlığına inanıyorum, güzel enerjiyle yapılmış her eylem güzel biterken aksi herhangi bir kötülük besleyerek yapılmış her eylem farkedilmeye ve farkedildiğinde sorun oluşturmaya mahkumdur. Ama şöyle birşey de kesinlikle var, senin enerjin güzel diye kötü enerjisi olan birine denk geldiğin zaman yine kötü bitebilme potansiyeli vardır. Artı çarpı eksinin, eksi sonuç vermesi gibi. Peki bu eksi insanlar “0” iken nasıl eksi oldular. Bunun bir geri dönüşü yok mu, neden eksi insan sayısı her geçen gün artıyormuş gibi hissediyorum. Aslında bana göre sebebi artı insanlar yanlışlıkla eksi insanlarla iletişim kurup sonucunda eksi oluyorlar. Çağımızın en büyük hastalığı birbirimize bulaştırdığımız eksi düşünceler.

Dağıldıkça dağıldı konu, tıpkı benim gibi.

Yaşama Merakı.

PART-1

Uzun zaman oldu bu masanın başına kafası bulanık oturmayalı. Belki kafam bulanık oturmuşumdur ama yazma cesareti yeni geldi diyelim. Ne yazacağımdan emin değilim. Anlatmak istediğim, kafamı boşaltmak istediğim bir çok konu var. Sadece neresinden başlayacağımı bilmiyorum.

Kırgınım, rahatsızım, düşünceliyim, sinirliyim, üzgünüm, korkuyorum, cesaretliyim, sabırlıyım. Bütün bu duyguları insan hissedebilir mi aynı anda.

Dışarıda insanların içinde olmayı çok seviyorum, sosyal bir hayvanım. Yürürken bile farkında olmaya çalışıyorum. Bir ayağımı öbürünün önüne bu kadar seri biçimde nasıl atıyorum. Hiç karıştırıp neden iki kez aynı ayakla adım atmaya çalışmıyorum. Yok mu bunun hata payı. Biliyorum biraz salakça ama keyifli. Objelere dikkatle bakıyorum yürürken; benden uzaklıkları neler, renkleri neler, acaba renkleri ışığın vurduğu açı veya günün saatlerine göre ne kadar değişiyor, bulunduğum noktadan değil de başka bir noktadan baksam aynı şeyi görür müyüm. Sanırım asla aynı şeyi görmem. Dünyanın ve insan olmanın en güzel yanı bu olabilir. Hiç bir şey, hiç bir zaman aynı değil, olamaz. Baktığın bir insana bir kaç saniye sonra birdaha bak aslında hiçbir şey aynı değil. Tattığın bir yemekten aldığın ikinci lokma, okuduğun bir kitap, sevdiğin bir koku. Her seferinde ufakta olsa hatta belki o an farkedemesekte bir değişiklik var. Biraz şey gibi denizin içindeyken o an vücuduma değen su damlararı, atomlar saliseler bile sürmeden o kadar farklı konumlara noktalara dağılıyorlar ki birdaha asla aynı noktada tam anlamıyla bulunamayacağım ve aynı su taneleri dokunmayacak tenime.

Hiç bir şey basit değil, hiç kimse boş değil. Ne kadar bakarsan o kadar öğrenirsin. Bazen paylaşmayan insanlar vardır. Kendini belki küçük görür, belki birazcık eksik. Ama anlatamayacağım bir şekilde her insanın benden daha dolu ve sonsuz bir bilgi, deneyim olduğunu görüyorum. Beş yaşında neredeydin, ilk hatırladığın koku nedir, ilk anın ne, ilk aşık olduğun zaman neler hissettin, ilk toprağa yalın ayak bastığın anı anlatır mısın bana, yada yağmurun daha önce hiç o kadar mutluluk vermediği bir an, sen hiç içinden şarkı söyler misin, ayna karşısında safça güler misin kendine, nasıl bir enerjin var, pozitif enerjini nasıl yayıyorsun, diğer insanlara karşı ne hissediyorsun, dünya yeterince adil mi, birbirimizi sevmelimiyiz, ne kadar zamanımız var. Kimsin sen, hepsini ve daha fazlasını öğrenmek istiyorum.

Tam olarak anlatamıyorum, bazen ne sözler ne kelimeler anlatabilir. Hayal et, gün batımında uzun mu uzun bir sahilde oturmuşsun tek başına. Gözünün alabildiğince sağa veya sola doğru devam ediyor bu sahil şeriti. Başka kimse yok. Kapüşonlu var üstünde, altında bir şort, çıplak ayak. Hafif çapraz oturmuşsun sağa doğru, güneş oradan batıyor. Hava ne soğuk nede sıcak, olması gerektiği gibi, mükemmel. Ne düşünüyorsun orada otururken, tam olarak neye bakıyorsun. Hiç bir zaman tam olarak ne denize ne kuma nede güneşe bakmıyorsun aslında. Daha detayı olmalı baktığın şeyin işte onu bilmek istiyorum. Baktığına ne kadar anlam yüklüyorsun. Eminimki her insanda oluyordur bu biraz. Bazen anlatamıyorum ne hissettiğim çünkü kullanabileceğim herhangi bir kelime tam anlamıyla ifade etmeyecek

PART-2

Sözlerime devam etmeden önce anlatmak istediklerim var. Hayat hem tatlı hem tuzlu hemde acıdır biraz. Ama herhangi biri eksik olsa hayat olmazdı bence. Yeri gelince ağlamak, korkmak, sevmek, sevilmek hepsinin olması lazım.

Hata, yapılan bir şeydir. Eğer yapmasaydın hata olmazdı, hata olmasaydı pişman olurdun, döngü böyle devam eder. Hata sadece sen hata olduğunu kabul edersen hatadır. Aksi takdirde dünyanın en güzel hatalarını yapmasaydım bu kadar mutlu olmazdım.

Neyse bıraktığım konuya geri dönmeye çalışayım. Hiç bir kelime tam anlamıyla ifade edemiyor anı. Benim deneyimlediğim en güzel ifade yolu gözlerine bakmak ve dokunmak. Nedenini anlatmak kolay değil. Gözler yalan söylemez derler. Doğruyu en açık biçimde hep gözlerde görmüşümdür. Ne hissettiği öyle bir geçerki karşısındakine. Dokunmaksa en temel ihtiyaçtır. Vücudu kaç derece, teni ne kadar yumuşak, tüyleri, hissi. Meydan okuyorum git en yakınındaki insanın koluna dokun hiç bir şey olmayacak. Birde çok mutlu bir anında sevdiğin bir kişi yanındayken bir dokun. İkisi arasında o kadar fark varki. İşte dokunmak bence bu şekilde bir iletişim sağlamakta. Eğer karşıdaki de bu şekilde hissediyorsa öyle bir bilgi ve duygu aktarımı olacak ki, bir daha belkide konuşmak istemeyeceksin.

Hayat hem çok kısa hemde çok uzun. Bir şeyleri erteleyemeyecek kadar kısa, herşeyi yapabilecek kadar uzun. Bence bunu bilmek çok güzel. Şu satırları yazarken istemsizce gözü dolan bir insanım ben. Tam olarak ne hissetiğimi bilmiyorum. Sanırım sadece hayat denen bu eşsiz deneyimin bir parçası olabilmekten mutluyum.

Mutluluk sadece gülmek değildir, aidiyetdir. Kendimi hayata ait hissediyorum, bir parçasıyım bende bu yolun.

Yorgunum, çok güzel bir yorgunluk bu. Vücudum ve beynimin çok kısa sürede yaşadıklarımı sindirmesi ve hafızaya yazması için biraz zaman lazım sadece. Yoksa başka birşeyden değil bu yorgunluk.

Hepinizi çok seviyorum güzel insanlar.

Zaman

Zaman harcanabilecek en değerli şeydir. Geçtiğinde geri alınamaz ve işleyişine saygı duymayanı hep bir köşeye atmıştır.

Zamanlama>Zaman

Note to Myself.

I decide to be a better version of myself, truly believing that I can do this. Finding the words not going to harm anyone. My mood, thoughts, how I feel at the moment causes problems for me. I sound like an asshole which makes me hate myself. I rather not to talk but I can’t help myself about it. Advice to new version of me. If you don’t have things to talk better stuffs just don’t say anything out of your mood.

Time isn’t the main cause, timing is. The right sentence, word at the right time going to fix it.

“Some of you still carry the wounds of being mistreated by parents or partners. I hope you know that not everyone is annoyed with you, not everyone is upset with you, not everyone is rooting for you to fail. Grant yourself the same kindness you give to others.”

Birth of Everything.

Incidentally, disturbance from cosmic background radiation is something we have all experienced. Tune your television to any channel it doesn’t receive, and about 1 percent of the dancing static you see is accouınted for by this ancient remnant of the Big Bang. The next time you complain that there is nothing on, remember that you can always watch the birth of the universe.

Miracle

The only thing special about the atoms that make you, is that they make you. That is of course the miracle of life.

The One.

Her face was weird. She had the right sized face on the wrong size head. Ostrich face, that’s what I called her. I didn’t care what she looks like. She made me laugh, and I like being around her.

How you can tell if you’re meant to be with someone?

It’s simple. Just sit and have a conversation. Some people when you talk to them, it’s like trying to classical music on a radio with no antenna. You can push that dial back and forth all you want, buy you only get static.

But when you’re meant to be with someone, and they truly are the one, you just sit, start talking, and a Beethoven sonata will begin to play.

Bu son şarkımız.

Küçük bir çanta yap, yürü dağlardan denizlere uzanan o dar engebeli yollardan. Başta o çanta ağır gelir sana. Yapman gereken kafanda bitirmek birşeyleri. Zor olan da tam budur işte. Kafanda bitirmek…

Ne kadar çok şey atarsan çantaya o kadar sırt ağrısı çekersin. Koyma işte onları çantana. Evet zor olsada dene. Gerçi bir süre sonra o sırt ağrısı sana normal gelmeye başlar ve sende şikayet etmeyi bırakırsın. Hatta çantayı çıkardığın anda bir boşlukta hissedip onun yokluğundan şikayet edersin. Gittiğin yerlerde, yeni insanlarla tanışırken o çantayı kenara koyup bir sohbet edersin. Sende biliyorsun bende, gözün hep çantanda ya birşey olursa. Olsa olsa yükün azalır ama istemezsin. Güzel anılar koydun o çantaya. Her ne kadar güzel vakit geçirsen de o çantayı sırtına tekrar alıp yollara koyulunca anlarsın değerini, senin için neler ifade ettiğini. Benim sırtımda ki yük işte bana bu yüzden tatlı gelir. Bırakmak istemiyorum.

Çantayı hazırladığım o an geldi. Şunu da koysam bunuda koysam. Seni varya, koymak istemiyordum o çantaya ama sensiz de olmuyor. Bir şekilde herşey sığar ya o çantaya. Tepiştirirsin herşeyi, kapanır o çanta bir şekilde. Benim sırtımda ki o yük var ya işte bana tatlı gelir. Çünkü bunlar benim sorunlarım; kimsenin değil. O çantayı hafifletmek için o sorunları çözmem gerekir.

Güneş hafif saçına dokunup, tenini okşarken derin bir nefes çekersin. Herşeyi unutursun bir anda. O ağırlığı verdiği acıları. O çanta olmasa o gün o anda orada olmazdın. Ona söylemek istediğim çok şey var ama çantamdam çıkarmakta istemiyorum bir yandan. İstiyorum ki hep sırtımda olsun, aklımda olsun. Yaşadığım onca güzel şeyin içinde onun sırtımda yarattığı o ağırlığı hissedeyim istiyorum.

Güneş tepelerin arkasından kaçmaya başlarken çadırını kurar odun toplarsın akşam ateşi için. Çantanı ya yanına koyarsın ateşin sıcaklığını tatsın diye yada çadıra koyarsın kimse zarar vermesin, üşümesin diye. Ateşin verdiği sıcaklık duyduğun çıtırtı sesleri odunlardan gelen. Ay ışığı aydınlatmış uzak diyarları. Baykuş sesleri kulağında ufak bir esinti var sanki. Bir çay demlersin ateşin üzerinde. Yudumlarken çayını sırtının acısı gider bir an da olsa. Ateş hafif hafif sönerken tulumunu serip çadırına girersin. Bir düşünce sarar vücudunu. Bu çantanın içindeki herşey lazım mı bana? Malesef ki cevabım hep evet oluyor. Kahretsin ki hiçbirşeyi çıkaramıyorum o çantadan. O çantadan seni çıkardığım gün benimle gelemezsin. Sana göstermek istediğim şeyleri göremezsin. O çanta sırtıma vurdukça aklıma geleceksin.20190420_215334.jpg

Ben çantamın ağırlığından memnunum. O çanta hep ağır kalıcak eğer sanada sorun olmuyorsa. Görüşürüz güzel günler, görüşürüz çantam. Hep yanımdasın, yanımda kal.

Altıncı Koğuş (Ward No.6) by Anton Chekhov

Anton Chekhov (1860-1904): Büyük Rus tiyatro yazarı ve modern öykünün en önemli ustalarından olan Çehov, Rus Gerçekçilik okulunun önde gelen temsilcisidir. Taganrog’da dünyaya geldi. Lisede Yunan ve Latin klasiklerini temel alan bir eğitim gördü. 1879’da Moskova’ya giderek tıp fakültesine yazıldı ve 1884’te doktor oldu. Alacakaranlıkta adlı öykü kitabıyla 1887’de Rus Akademisi tarafından verilen Puşkin Ödülü’nü kazandı.

anton_chekhov_1897_in_melihovo-copy.jpg

Bugün okuduğum Altıncı Koğuş adlı kısa öykü kitabından bir kaç alıntı yapmak istiyorum.

“Her türlü zorbalığın toplum tarafından makul ve yerinde bir gereklilik olarak karşılandığı, beraat kararı gibi her türlü merhamet göstergesinin toplumda tatminsizlik ve intikam uyandırdığı bu dünyada adaleti düşünmek gülünç değil midir ?”

“Eğer insanoğlu acılarını haplarla ve damlalarla hafifletebileceğini öğrenirse, bugüne kadar onları her türlü kötülükten koruyan hem de onlara mutluluk bahşeden dini ve felsefeyi tümüyle terk edebilir.”

“Stoacılardan biri, vaktiyle yakını olan birini kurtarabilmek için kendini köle olarak satmış. İşte görüyorsunuz ya, demek ki bir stoacı bile uyarıya karşı tepki verebilmiş; çünkü yakını olan birisi uğruna kendini yok etmek gibi böylesi yüce bir eyle için öfkeli ve merhametli bir ruha sahip olmak gerekir. Bu hapishanede şimdiye kadar öğrendiğim her şeyi unuttum, yoksa bir şeyler daha hatırlayabilirdim. Mesela İsa’yı ele alalım. İsa ağlayarak, gülerek, hatta can sıkıntısı çekerek gerçekliğe tepki veren biriydi. Acılara gülümseyerek karşı gelmedi ve ölümü küçümsemedi. Bunun yerine kasenin ondan uzaklaştırılması için *Getsemani Bahçesi’nde Tanrı’ya dua etti.

* İncil’de İsa’nın Getsemani Bahçesi’nde yaptığı dua. “… Baba, mümkünse bu kase benden uzaklaştırılsın. Yine de benim değil, senin dediğin olsun.”  (Matta 26:39) (İncil)

Her şeyimizi anlatmıyoruz burada.

IMG_20181207_214539_643.jpg

-Anne, şey diyicem sana. Bak çok ucuza uçuş varmış Ukrayna’ya; hemde iki ay sonra. Sınav tarihlerimede gelmiyor. Ne dersin?

-Al, git.

-Nasıl yani al, git?

-Gitmek istemiyor musun?

-Evet ama… çok kolay olmadı mı? Önce kavga etmemiz sonra benim kaçmam gerekmiyor mu?

-Hayır, bu sefer değil.

İşte o an büyüdüğümü hissettim. Güçlü, ayakları yere basan bir birey. Ailesinin güvenini kazanmış. Hiçbirşeyi gizlemek zorunda değil. Özgür…

Nerde kalsak, ne yapsak, nerelere gitsek. Kafayı bozmak benim işim.

Uçuş Ankaradan mı? Saat sabahın beşinde mi? Ne güzel.

Kuzenimde kalsam hmm. Olur olur ayarlarız bir şekilde. Ne de olsa en zor olan izin kısmını bir çırpıda hallettim.

Kolay oldu mu peki? CIK. Olmadı, olamadı.

Tamamen tek başıma ilk gezim. Tabiki sorun çıkıcak. Güzel yanı o ya. Herşey sıradan olsa anı dediğimiz güzel veya kötü anlar silsilesi nasıl oluşacak.

Esenboğa Havalimanı Ankara;

-Biletimi alabilir miyim?

-Check-in yaptınız mı?

-Evet

-Bakabilir miyim?

-Sisteminizde yok mu?

-Hayır sizin göstermeniz lazım.

-Iııı ben kaydetmedimki…

-100 TL vermeniz gerekiyor o zaman.

Çok şanslı başladım değil mi? Neyse olur böyle şeyler diyelim. Negatif enerji yok. Herşey güzel olucak.

Pasaport kontrolü geçildi. Otobüse binildi, merkeze gidildi. Taksici tarafından kazıklanılmaya çalışıldı. On kilo sırt çantası ile altı kilometre yüründü. Halen pozitif enerji baskın.

Nerde bu apartman. Elimde adresi beş altı kişiye sorarak bulamadığım adres de neyin nesi şimdi. Meğerse sistemin saçmalığı, numarası yazmayan apartman mı olur? Olur efendim. Peki apartmanın girişindeki kadın görevlinin bir kelime ingilizce bile anlamaması ve ısrarla birşeyler sorması. Neyse sinirlenmeyelim turistiz burda benim o dili bilmem gerek(!) Apartmanım beş kilometre mi uzakta? Pekala yürürüz, ayağımız alıştı ne de olsa. Uyuyalım madem.

Uyandık mı? Fiziksel olarak evet. Durun bir de ayaklarıma sorayım. Nasılsınız gençler yürüyelim mi birazcık dinlendiyseniz.

-Hayırrrr…

-O zaman koyulalım yola.

Gezik, eğlendik (Top Secret Files)

Sabah altı da servisin kalkacağı yere mi gitmem gerekiyor? Saat üç zaten. Tamam dinlenmeyelim madem. Bir kahve daha bakalım. Sonumuz hayırola. Aynı adreste beş tane mi servis var. O da güzel. Bulmam on beş dakika mı sürdü.

Yolculuk Çernobil. Otobüs bir dünya yabancı insanla dolu. Tanıştım hepsiyle, güzel insalar. Gezmeyi seven, tarihe ilgi duyan insanlar. Yeni milletlerden arkadaş edindik yine ayak üstü. Güzel güzel bedava kalacak yer demek, gezerken.

Sightseeing (Top Secret)

Dönelim mi? Dönelim artık. Ayaklarım konuşmaz oldu benle. Su topladı heralde. Neyse çalışıyor halen. Yürüyün lan. Yan yana durmayın, birbirinizi fişteklemeyin bakim.

Bugün mü napalım? Uyuyalım mı bol bol. Güneş mi batıcak birazdan. Olamaz. Hadi çıkalım dışarı. Gezdik gördük evimize gidip efendi efendi uyuyalım. Sabah erken kalkarız.

Saat beş mi yine, ne güzel. Tren istasyonu yedi kilometre mi? Daha güzel. Sırt çantamız sırtımızda, yürüyoruz yine bakalım. Tren istasyonundaki bilgi panosu Ukraynaca mı? Information yazılı yere gidip soralım ne de olsa ingilizce yazıyor? Sizde mi bilmiyorsunuz ingilizce? Çok güzel o zaman aval aval bakalım ekrana on beş dakika daha.

Son yirmi dakika tren için, ne yapsak ki? O çanta… markası… deuter(alman çantası) mı? Evet, sonunda bulduk hedefi. İngilizce bilmeme ihtimali olmayan biri. Ukraynada bir alman.

-Bakarmısınız, rahatsız ettim ama Ternopile gidicektimde ben, biletim de şu. Yardımcı olurmsunuz?

Sizde mi oraya gidiyorsunuz, çok mutlu oldum.

Geçti güzelinden bir altı saat trende. Tren garından şehrin merkezine ikiyüz metre mi? Şaka olmalı değil mi? Değil.

Hostelim tam şehir merkezindeymiş. Bu kadar şanslı olamam ama. Bir sorun çıkmalı.

Sorun: BURDAYIIMMMMM

Hostel aslında bir bar mı? Tek mi odası var? Barın içinde mi o da? Hah, bende endişe etmeye başlamıştım. Pekala, hostel görevlisi siz misiniz?

Evet şaşırmadık, hostel görevlisi tek kelime ingilizce bilmiyor. Google translate olmasa ölmüştük sanırım. Hostelden çıkış tarihim ve kahvaltıda ne istediğimi anlatmam yarım saat sürdü.

Duş alabilecek bir yer sordum ve cevap hüsran. Ne demek duş bar tuvaletinin olduğu yerde. İnsanlar sağa sola işerken ben duşa mı giricem?

Neyse, koy göte.

Couchsurfing kullanalım. Viktor adlı arkadaş gelsin bakalım. Gezdirsin bizi. Başımıza ne gelecek daha.

(Viktor gezdiri ve hiçbir ekstrem durum yaşanmaz)

İkinci gün sabahı viktor arabayla alır; sahile götürür, halkın içine sokar bizi.

Akşam ise… (Top Secret Files)

Ertesi gün gelir çatar. Hazırlanalım, gidelim artık. Yolcu yolunda gerek. Yataklı tren mi? Hmm severiz. Tren çok mu eski, sorun değil canım artık.

Lviv’e yaklaşırken;

İnsanlar üstlerini mi değişiyor bana mı öyle geliyor? Genci, yaşlısı, çocuğu… Kimse kimseye aldırmadan tamamen değişiyor yani üstünü. Peki, sadece alışık değilim. Aldırmayın bana.

Tren garından şehir merkezi sekiz kilometre mi? En sevdiğim…

%2 şarjım mı kaldı? Hemen oteli arayayım da gelip apartmanın önünde anahtarı teslim etsinler. Otel de ingilizce bilen yok mu? Otuz dakika bekleyeyim bari. Tam ümidim tükenmişken; beliriversin görevli. Ver anahtarımı git lan. Halim yok.

Couchsurfing kullanalım mı yine? En şanslı olduğumuz yer ne de olsa. Olga ile şarap mı içelim. Olurrr. Olga Antalya’da animator olarak mı çalışmış? Beş yıldızlı hapishane mi diyor? Tek muhabbetimizin bu olması mı? Neyse eski U.S Marine’den bir arkadaş da mı katılsın bize? Tabiki. Sarhoş mu gelsin? Evetttt.

Çok güldüm be o akşam. Çok iyi bir insandı o amerikalı kardeşimiz. İrtibatımız kesilmedi halen.

Güzel bir gecenin ardından hak ettik uykuyu. Sabah erken kalkıp gezeyim bari.

Viktor mu geldi Ternopilden. Beni gezdirmek için? Gezelimmmmm.

Acıktım.

Viktor beni gizli bir restorana götürdü. Kapıyı tıklattık. Asker açtı elinde tüfek. Banada “kapıyı kapat” diye bağırdı Türkçe olarak. Birer şat vodka attırdı bize. İndik restorana yedik içtik. Yan masa bir şişe içki içip opera yapınca tadından yenmedi.

Ertesi sabah mı oldu? Bu kadar çabuk. Herşeyi anlatmıyoruz dedik ya.

Otobüse binip gidelim havalimanına bakalım.

Geldiiiik.

Havalimanında elektrikler gitsin mi? AAAA sorunsuz olur mu canım?

Belarus uçağına bindik. Uyuyalım birazcık.

ZzZzZzZz….

Maslow’s hierarchy of needs

Abraham Maslow is a Jewish immigrant from Kiev. Born and raised in the USA. Actually, he is one of the first families who immigrate the US from Russian Empire.

He felt the racism a lot in 90’s America. Even they throw a rock to him. What a humble guy. He overcame everything and write a lot of articles about his hierarchy.

It’s a pyramid. From bottom to top;

Physiological needs

Safety needs

Love/belonging

Esteem

Self-actualization.

Physiological Needs;

Physiological needs are the physical requirements for a human to survive. Without these needs, the human body will fail and not achieve the rest of them.

First of all breathing. Maybe it seems so cliche but he’s right about this part without breathing nothing will happen.

Water; Everyone of us needs water. 4/3 our bodies made from water.

Food, a decent sleep, clothing and shelter. Basic needs of human nature. It’s hard to maintain all of them at the same time these days.

Once a person’s physiological needs are relatively satisfied, their safety needs take precedence and dominate behaviour.

Safety Needs;

What kind of safety? Literally every kind of. Our families safety, economical safety, physical and mental safety are included. We need to be safe to think straight. From childhood to adult. When we’re kids our families have a big role in our safeties. They protected us from every kind of situation. Provide us safety environment. Good education to job guarantee life. Well, the family is a really big part of our safety progress. Without safety, I guess we’ll be just lost and not be able to climb the rest of the list to the top.

Social belonging;

After the first two of the needs fulfilled, the third level of human needs are seen to be interpersonal and involves feelings of belongingness. Again, the environment. Our families have to teach us to be confident and love ourselves. Without them, we just can’t be emotionally significant relationships in general. Social belongings have three important titles.

Friendships, which teach us there is more person except our families to trust.

Intimacy; Always be honest. You only live once. Never disappoint yourself about you. Be straight from the bottom of your heart.

Family, again. The family has the biggest job to make a person who lives like a normal person.

Esteem;

We need a social status or ego. People develop a concern with recognition and respect from others. This includes self-esteem. People with low self-esteem often need respect from others; they may feel the need to seek fame or glory. However, fame or glory will not help the person to build their self-esteem until they accept who they are internal. Otherwise, depression can take over our body.

Self-actualization;

“What a man can be, he must be.” This quotation forms the basis of the perceived need for self-actualization. This level of need refers to what a person’s full potential is and the realization of that potential. Maslow describes this level as the desire to accomplish everything that one can, to become the most that one can be. Individuals may perceive or focus on this need very specifically. For example, one individual may have the strong desire to become an ideal parent. In another, the desire may be expressed athletically. For others, it may be expressed in paintings, pictures, or inventions. As previously mentioned, Maslow believed that to understand this level of need, the person must not only achieve the previous needs but master them.

Maslow studied what he called the master race of people such as Albert Einstein,

Jane Addams, Eleanor Roosevelt, and Frederick Douglass rather than mentally ill or neurotic people writing that “the study of crippled, stunted, immature, and unhealthy specimens can yield only a cripple psychology and a cripple philosophy.” Maslow studied the healtiest 1% of the college student population. This made me think that this study doesn’t describe human nature at all. I think in these pyramid things sometimes changes for my self. You want what you not had.

The hardest part of this article, there is no statistic can prove this hierarchy. Every human has his own thoughts and wills. These seem for normal people. But none of us is really normal ain’t us? The thing is which we called the master race people, the sickest persons for me. Mentally ill.

After all the idea behind this pyramid, which we can consider true. Our whole life is a basic need. Because the human brain doesn’t care some stupid pyramid. Makes his own pyramid for every situation. Maslow made his own pyramid.

With this article, I have a fence. Maslow was described his self in this article.

He was the person who has mental problems. Sorry for you Maslow.

Tugboat Captain

” I don’t wanna stay at your party

I don’t wanna talk with your friends

I don’t wanna vote for your president

I just wanna be your tugboat captain “

Why it’s so complicated?  What bothers you? I didn’t get it.

You woke up at 6 AM in the morning. Looked outside from your tiny, dusty window. You realized even the crows are sleeping on the tree. Then heard the buzzing sound from your coffee machine. You’ve to go but decided to spend 5 more minutes with your underwear when you’re drinking your coffee. 10 minutes remaining for your bus arrive. Light a cigarette. Listen to your boss, spend your whole day. Come home with suicidal thoughts. Fell asleep on the couch while watching a stupid series or tv shows. Repeat!

Escape the trivialities of the social world, reconnect with life and nature. Tugboat captain as someone who carters the vast, open waters. But then again tugboat captains has a specific destination they are heading to. So a tugboat captain is not entirely a recluse but maintains just enough of a linked society to know why he no longer wants to be there. Let go of the modern world and return to a more natural, simple way of life.

Eskiden severdim yağmurları.

 Islak bir Konya akşamı penceremden dışarı bakarken gözlerim uzaklardaki bulutlara takılıverdi birden. Rahmet yağıyordu uzaklara. Daha sonra parlayan ışıklar dikkatimi çekti. Önce şimşekler çaktı bulutların arasında, daha sonra bir yıldırım düştü. Biz insanlar da böyle miyiz? Önce birbirimiz arasındaki küçük sorunlar daha sonra birimizin tutunamayıp düşmesi.

   Yıldırımın o düşme anını bir aklınıza getirin. Önce göz bebeklerinizi büyüten, sizi bir hayli heyecanlandıran o muhteşem ışık görünür uzaktan. Zikzak çizerek süzülür aşağılara. Bir ağacın baş aşağı hali gibi dallanıp budaklanır bazen. Işığı gördükten sonra ne mi yaparız; usulca bekleriz arkasından gelecek sesi. Sesle beraber görüntü ve sesi kafamızda birleştiririz bir güzel.

   Çok sıcak oldu değil mi havalar? Yağmur yağsın ister misiniz? Şu güneşten bir kurtulmak. Ben istemem, neden mi? Şöyle buyurun…

   Bazı insanlar vardır, yağmur gibilerdir. Önceden bilirsin geleceğini; hava kapanır birden, kara bulutlar ele geçirir gökyüzünü, gök gürültüsü sesleri yankılanır kulaklarımızda, pıt pıt düşmeye başlar ufaktan yağmur damlaları ve işte o an başlar her şey yavaştan. Yağmurun geleceğini biliyordun değil mi? Öyleyse neden bekledin seni ıslatıp mahvetsin diye. İşte hep öyle olmuyor. Bazen tenine vuran o küçük su damlaları, toprağın o kokusu varya; o kadar güzel geliyor ki. Birazcık ıslanmayı göze alıyorsun. Peki her şey güzel ya sonra…

   Çok sürmüyor genelde nankörlük etmesi. Bir anda az önce o güzel dediğin yağmur damlaları seni boğmaya başlıyor gittikçe hızlanarak. Kaçacak yer arıyorsun o anda. Bir şey söyleyeyim mi? Çok geç… maalesef çok geç. İşte o anda yağmurdan çok şey beklediğini anlıyorsun. Neden sana bu denli saldırıp; boğmak, ıslatmak ve hırpatmak istediğine anlam veremiyorsun. Peki bitti mi? Hayır. Yıldırım düşüyor etrafına birer birer. Önce görüntüsü büyülüyor seni, sonra ise sesi ürkütüyor içini. Saldırmaya devam ediyor ahlak yoksunu. İsabet ettiremeyince hançerini son çare yine yağmura müdahale. Soğuyor bir anda hava. O da ne? Buz yağmaya başlıyor üzerine. İşte o anda kaçacak bir yerin yoksa, kafanı altına sokacağın bir çatı yoksa. Seni bir anda yere seriyor utanmadan. En kötüsü de ne biliyor musunuz? Birkaç dakika sonra utanmadan seni orada bırakıp dağılıyor bulutlar her bir yana. Açıyor ardından her zaman yanımızda olan güneş ama nafile. Zarar görmüş, yıpratılmış bedenini onarmak kolay değil. Her gün güneş altında mutlu mesut yaşayan sen. Bir gün bir kara bulutla beraber bertaraf oluyorsun.

   Her gün gördüğün güneşi unutmak kolay gelir belkide ama en zor anında yine onu ararsın. Ama unutmazsın o yağmurun sana yaptıklarını; önce verdiği, sonra da aldığı umudu elinden.

   İşte bu yağmurlar hep olacak hayatımızda, o yüzden bence dikkat edilmesi gereken yağmurlar değil; elimizdeki güneşi hiç kaybetmemektir.

Paylaşmak önemsemektir

   Alışamadım kendime, yeni bana. Kısa bir süre içinde çok değiştim. İyi yönde mi, kötü yönde mi? İnanın bende bilmiyorum. Alışkanlıklarım, dünyaya bakışım, politik ve dini düşüncelerim.

   Düşünme hastalığı edindim kendime. Bilmiyorum sağlıklı mı bu kadar düşünmek. Ama hiç yoktan zaman öldürüyor. Bazı insanların bazı şeyleri neden yaptığı konusunda kafa patlatıyorum sürekli. Neden? Her şeyden önce hep iyi bir insan olmaya çalıştım. Bu dünyayı paylaşma dünyası olarak gördüm hep. Kimseyi yarıyolda veya arkamda bırakmadım. Kimseye ırkçılık yapmadım, yargılamadım başkalarının düşüncelerini. İnsanları olduğu gibi kabul etmeyi öğrendim.

Kalu beladan bu yana insanoğlunun birbirine yaptıklarına bakın. Birbirlerini oldukları gibi kabul etmedikleri için bütün bu tarih kitapları savaşlarla, kanla dolu. Irkçılık diye bir şey nasıl olur da var olur aklım almıyor doğrusu. Birbirimizi kırdığımız şeylere bakıyorum da, gülünç vallahi. Kocaman bir Dünya, sonsuz kaynağımız varken paylaşmak neden bu kadar zor geliyor? Birbirimiz sevmek neden bu kadar zor geliyor? Halbuki çok kolay kırıyoruz kalplerimizi.

Yunanistan’a kaçakları taşıyan bir geminin kaptanı gemide kaçakları kilitleyip, batırıp kaçmıştı sahile yakın yerde. 63 kişi ölmüştü o tatsız olayda. Çok güzel bir şarkı var bununla ilgili. Yalan olmasın ben de şarkının derinliğinden sonra olayı benimsedim ve özümsedim.

“gemiler eski balık için olanı

kaçak kim ki lan,

o da işin yalanı.

nere kaçarsan kaç felek bulur kaçanı,

kitlidir ambarlar sanki insan kapanı.

oysa sahiller öyle yakındı,

uzatsan değerdi ayağın.

bir gemi batıyor,

cani sulara…

kilitler var kapıları kapatır,

sınırlar var insanları kuşatır.

köleler var kilitleri üretir,

işte o kilit boğdu kaçakları.

çünkü kaptanlar korkar isyandan

fırtınalardan bile fazla.

çocuklar sarıldı,

cani sulara…

çünkü kaptan korkar isyandan,

fırtınalardan bile fazla.

bir gemi batıyor,

cani sulara…

yalanı bol kilidi bol dünyanın,

çilesi bol, kapısı bol, gemisi.

alçak kaptan sırra kadem o anda…

keşke anlattıklarım yalan olsa.

işimiz var gücümüz var,

saçma sapan derdimiz var,

sözüm ona tanrımız var,

merhamet yok…

sözde insanlar korkar Allah’tan,

kal-u beladan bu yana.

bir gemi batıyor,

cani sulara…

yalanı bol kölesi bol dünyanın,

kapısı bol,kilidi bol, gemisi.

alçak kaptan sırra kadem o anda..,

keşke anlattıklarım yalan olsa.

insanın insana ettiğine bak.”

Aslında muhteşem metaforlarla kocaman hikayeler anlatır.

Keşke o metaforların hepsi yalan olsa.

Keşke anlattıklarım yalan olsa, insanın insana yaptığına bak. Gerçekten caniyiz, kötüyüz. Dünya üzerinde en büyük kötülük, hastalık biziz. Neye dokunsak zarar veriyoruz. Her ne kadar bir şeyleri önemsediğimizi söylesek de en sonunda sadece kendimizi önemsiyoruz. Bencil yaratıklarız. Kendi menfaatimiz için göze alamayacağımız hiçbir şey yok.

İşte bu alışamadığım yeni ben, bunları dikkate alarak yaşayacak. Umarım alışırım kendisine. İlk kez kendimden başkalarını gerçekten düşünmeye başladım.

Hatırlanmak denen güzel his var ya hani. Hep bunun için çalışacağım. Yaptığım güzel şeyler, tanıştığım güzel insanlar tarafından hep iyi hatırlanarak insanların hayatına iyi yönde bir etkim olduğunu düşünerek göz yumacağım bu hayata.

Oklar kutular ve pişmanlıklar.

Hayatımızdaki en güçlü zehir pişman olduklarımız, keşke dediklerimiz. Bende bu zehrin müzdaribiyim.

Gece olunca kendimi düşünmekten alıkoyamıyorum, hastalık gibi vücuduma yayılıyor. Bütün keşkelerim birden geliveriyor aklıma. Bu keşkelerimin sebebini özgüven eksikliğimle bağdaştırıyorum. Evet özgüven, yani çoğunlukla. Son elveda da ona o kadar uzun ve içten sarılmak istemiştim ki… Hiç bırakmayacakmış gibi, o anı hiç unutmayacakmışız gibi. Dünya küçük fakat sınırlar insanları ayırıyor, onları farklı kutulara koyuyor. Eğer kutunun dibi derinse çıkması bir o kadar zorlaşıyor. Bende derin bir kutudayım. Birkaç sefer çıktım kutumdan ama hep geri konuldum. Gücüm tükeniyor, çıkmaya çalıştığım bu kutuda tırmanmak yerine kutuyu delmek için güce ihtiyacım var. Sonrası çok daha rahat olucak. Bunun için en önemlisi sabır. O da bende yok malesef. Kutunun dışında edindiğim güzel anılarım kutunun içinde beni dimdik ayakta tutuyor. Ama ne zamana kadar… Hayatıma bir ok kadar hızlı giren insanlar beni o okla bırakırken çok kolay sanıyorlar. Halbuki en zor kısmı o oku vücudundan çıkarmaktır. Çıkarmaya başladıkça kanar yaraların, o boşluğu dolduracak bir başkasını ararsın. Ama bilmezsin ki o yara hiçbir zaman tamamen iyileşmez. Yarası kalır orda. Öğrenirsin hayatta kalmayı. Ama yaranı görünce düşünmeden edemezsin bazen pişman olursun o oku yediğin için bazense minnettar olursun o güzel zamanlar için. Ben hep minnettar oldum. Şu son yediğim ok kalbime saplandı, çıkarmak istemiyorum. Çıkarmak zorundayım, çıkarmalı mıyım? Yine çok düşünüyorum, hastalıklı bir ok bu. Ne kadar kolay yayı gerdi ve sapladı kalbime bir bilseniz. O ok dan çok şey öğrendim kabul etmeliyim. Çok güzel anılarım oldu, anılarımız oldu. Daha doğrusu belkide ben bu şekilde inanmak istedim. O yarayı paylaşmak acısını hafifletir diye düşündüm. Nasıl sarıldım o oka zarar gelmesin, kimse benden almasın diye. Bu günün geleceğini düşünmedim. O masum birkaç saniyenin keyfini sürdüm. Şimdi kendimle yüzleşmek ve o oku çıkarmam lazım. Yapamıyorum. Yapmak istemiyorum…

Acaba o da ona sapladığım oku çıkardı mı? Ya da çıkarmayı düşünüyor mu? Çıkarmaya gücü yeter mi? Yeterince derine saplayamadım mı? Sorular, cevaplarını bilmediğim ve neredeyse beni bir deliye çeviren sorular. Hata yaptım, hatalar yaptım. Düzeltmek için çok çaba sarfettim. İlk kez kendi kendime ben değiştim diyorum. O kalbime giren son ok beni değiştirdi. Sanırım çıkarmayacağım onu. Acısıyla tatlısıyla sonuna kadar yaşamak istiyorum onu. Bir gün o oku çıkaracak olursam ertesi gün yerine sokmak düşüncesiyle çıkarırım heralde. Kıyamam onu kırıp atmaya.

Biliyordum böyle olacağını, kendi kutumdan yeterince uzaklaşırsam bir daha asla dönmek istemeyeceğimi. Ama döndüm, çünkü bu kutu benim kimliğim. Beni ben yapan şeyler; ailem, kültürüm, dilim ve beni ben olduğum için seven insanlar. Hepsi bu kutudalar. Sen hariç. Neden kutuma geri döneceğimi bile bile beni işaretledin yayınla. Seninle yürüdüm, seninle güldüm, seninle oldum. Belkide en büyük hatayı sana güvenerek yaptım. Ama hata diyemeceğim kadar güzel birşeydin. Hayır, hata değilsin. Hata olamayacak kadar iyisin.

Tonlarca ok yağarken üstüme kaçmasını iyi bilenlerden oldum. Ama o gerdiğin yaydan çıkan oka vuruldum. Sonumu getiren, beni altüst eden o ok. Bir tanesi yetermiş, öğrenmiş oldum.

Önümde göz yaşı döktüğün o an geliyor aklıma her gece. Kahroluyorum. Kimse önümde ağlamamıştı çünkü. Sanırım ilk oku ben sapladım sana. Çıkarmayı denedin ve acıttı, bende geri ittirdim. Her ne kadar kahretsede ben acıttım canını. Ama sonra, ama sonra değiştim. Çünkü haketmiyordun benim yüzümden üzülmeyi. Sanırım anlıyorum artık. Ben o an haketmiştim acı çekmeyi, üzülmeyi. Şuan yaşananda tam olarak bu. Etme bulma dünyası. Sıra bende. Bir hatam yüzünden bin çekiyorum. Ama acısı bile o kadar güzel ki. Herşeye bakıp tek bir şey söylüyorum, “değdi.” Hepsine değerdi.

Özgüven eksikliğim, sen beni bitirdin. O kadar çok şey söylemek istedim ki sana, hep bir engel oldu aramızda. Duvar oldu. Göz göze gelmemiz, farklı dilleri konuşmamız, dünyaya farklı bakmamız; hiçbiri engel olmadı bana. Bana engel olan tek şey yine bendim. İşte bu yüzden pişmanım. Hayalini kurduğum, söylemek istediğim şeyleri hiçbir zaman dile getiremedim. Pişmanlık zehri vücuduma yayılmış durumda. Bunun panzehiri yine sensin. Ama sanırım hakkımı kaybettim ben o yolda. Ya zehir beni kahreder ve ölürüm, yada bu zehirle yaşamayı çğrenirim.

Diyeceğim o ki, onca şeyden sonra suçladığım tek kişi yine kendimden bir başkası değildir. Bana bırakıp gittiğin o fevkalade anılar için çok teşekkür ederim.

Unutmayacağım…