Blog

The One

Her face was weird. She had the right sized face on the wrong size head. Ostrich face, that’s what I called her. I didn’t care what she looks like. She made me laugh, and I like being around her.

How you can tell if you’re meant to be with someone?

It’s simple. Just sit and have a conversation. Some people when you talk to them, it’s like trying to classical music on a radio with no antenna. You can push that dial back and forth all you want, buy you only get static.

But when you’re meant to be with someone, and they truly are the one, you just sit, start talking, and a Beethoven sonata will begin to play.

Bu son şarkımız

Küçük bir çanta yap, yürü dağlardan denizlere uzanan o dar engebeli yollardan. Başta o çanta ağır gelir sana. Yapman gereken kafanda bitirmek birşeyleri. Zor olan da tam budur işte. Kafanda bitirmek…

Ne kadar çok şey atarsan çantaya o kadar sırt ağrısı çekersin. Koyma işte onları çantana. Evet zor olsada dene. Gerçi bir süre sonra o sırt ağrısı sana normal gelmeye başlar ve sende şikayet etmeyi bırakırsın. Hatta çantayı çıkardığın anda bir boşlukta hissedip onun yokluğundan şikayet edersin. Gittiğin yerlerde, yeni insanlarla tanışırken o çantayı kenara koyup bir sohbet edersin. Sende biliyorsun bende, gözün hep çantanda ya birşey olursa. Olsa olsa yükün azalır ama istemezsin. Güzel anılar koydun o çantaya. Her ne kadar güzel vakit geçirsen de o çantayı sırtına tekrar alıp yollara koyulunca anlarsın değerini, senin için neler ifade ettiğini. Benim sırtımda ki yük işte bana bu yüzden tatlı gelir. Bırakmak istemiyorum.

Çantayı hazırladığım o an geldi. Şunu da koysam bunuda koysam. Seni varya, koymak istemiyordum o çantaya ama sensiz de olmuyor. Bir şekilde herşey sığar ya o çantaya. Tepiştirirsin herşeyi, kapanır o çanta bir şekilde. Benim sırtımda ki o yük var ya işte bana tatlı gelir. Çünkü bunlar benim sorunlarım; kimsenin değil. O çantayı hafifletmek için o sorunları çözmem gerekir.

Güneş hafif saçına dokunup, tenini okşarken derin bir nefes çekersin. Herşeyi unutursun bir anda. O ağırlığı verdiği acıları. O çanta olmasa o gün o anda orada olmazdın. Ona söylemek istediğim çok şey var ama çantamdam çıkarmakta istemiyorum bir yandan. İstiyorum ki hep sırtımda olsun, aklımda olsun. Yaşadığım onca güzel şeyin içinde onun sırtımda yarattığı o ağırlığı hissedeyim istiyorum.

Güneş tepelerin arkasından kaçmaya başlarken çadırını kurar odun toplarsın akşam ateşi için. Çantanı ya yanına koyarsın ateşin sıcaklığını tatsın diye yada çadıra koyarsın kimse zarar vermesin, üşümesin diye. Ateşin verdiği sıcaklık duyduğun çıtırtı sesleri odunlardan gelen. Ay ışığı aydınlatmış uzak diyarları. Baykuş sesleri kulağında ufak bir esinti var sanki. Bir çay demlersin ateşin üzerinde. Yudumlarken çayını sırtının acısı gider bir an da olsa. Ateş hafif hafif sönerken tulumunu serip çadırına girersin. Bir düşünce sarar vücudunu. Bu çantanın içindeki herşey lazım mı bana? Malesef ki cevabım hep evet oluyor. Kahretsin ki hiçbirşeyi çıkaramıyorum o çantadan. O çantadan seni çıkardığım gün benimle gelemezsin. Sana göstermek istediğim şeyleri göremezsin. O çanta sırtıma vurdukça aklıma geleceksin.20190420_215334.jpg

Ben çantamın ağırlığından memnunum. O çanta hep ağır kalıcak eğer sanada sorun olmuyorsa. Görüşürüz güzel günler, görüşürüz çantam. Hep yanımdasın, yanımda kal.

Altıncı Koğuş (Ward No.6) by Anton Chekhov

Anton Chekhov (1860-1904): Büyük Rus tiyatro yazarı ve modern öykünün en önemli ustalarından olan Çehov, Rus Gerçekçilik okulunun önde gelen temsilcisidir. Taganrog’da dünyaya geldi. Lisede Yunan ve Latin klasiklerini temel alan bir eğitim gördü. 1879’da Moskova’ya giderek tıp fakültesine yazıldı ve 1884’te doktor oldu. Alacakaranlıkta adlı öykü kitabıyla 1887’de Rus Akademisi tarafından verilen Puşkin Ödülü’nü kazandı.

anton_chekhov_1897_in_melihovo-copy.jpg

Bugün okuduğum Altıncı Koğuş adlı kısa öykü kitabından bir kaç alıntı yapmak istiyorum.

 

   “Her türlü zorbalığın toplum tarafından makul ve yerinde bir gereklilik olarak karşılandığı, beraat kararı gibi her türlü merhamet göstergesinin toplumda tatminsizlik ve intikam uyandırdığı bu dünyada adaleti düşünmek gülünç değil midir ?”

 

“Eğer insanoğlu acılarını haplarla ve damlalarla hafifletebileceğini öğrenirse, bugüne kadar onları her türlü kötülükten koruyan hem de onlara mutluluk bahşeden dini ve felsefeyi tümüyle terk edebilir.”

 

“Stoacılardan biri, vaktiyle yakını olan birini kurtarabilmek için kendini köle olarak satmış. İşte görüyorsunuz ya, demek ki bir stoacı bile uyarıya karşı tepki verebilmiş; çünkü yakını olan birisi uğruna kendini yok etmek gibi böylesi yüce bir eyle için öfkeli ve merhametli bir ruha sahip olmak gerekir. Bu hapishanede şimdiye kadar öğrendiğim her şeyi unuttum, yoksa bir şeyler daha hatırlayabilirdim. Mesela İsa’yı ele alalım. İsa ağlayarak, gülerek, hatta can sıkıntısı çekerek gerçekliğe tepki veren biriydi. Acılara gülümseyerek karşı gelmedi ve ölümü küçümsemedi. Bunun yerine kasenin ondan uzaklaştırılması için *Getsemani Bahçesi’nde Tanrı’ya dua etti.

 

* İncil’de İsa’nın Getsemani Bahçesi’nde yaptığı dua. “… Baba, mümkünse bu kase benden uzaklaştırılsın. Yine de benim değil, senin dediğin olsun.”  (Matta 26:39) (İncil)

 

Herşeyimizi anlatmıyoruz burada

IMG_20181207_214539_643.jpg

-Anne, şey diyicem sana. Bak çok ucuza uçuş varmış Ukrayna’ya; hemde iki ay sonra. Sınav tarihlerimede gelmiyor. Ne dersin?

-Al, git.

-Nasıl yani al, git?

-Gitmek istemiyor musun?

-Evet ama… çok kolay olmadı mı? Önce kavga etmemiz sonra benim kaçmam gerekmiyor mu?

-Hayır, bu sefer değil.

İşte o an büyüdüğümü hissettim. Güçlü, ayakları yere basan bir birey. Ailesinin güvenini kazanmış. Hiçbirşeyi gizlemek zorunda değil. Özgür…

Nerde kalsak, ne yapsak, nerelere gitsek. Kafayı bozmak benim işim.

Uçuş Ankaradan mı? Saat sabahın beşinde mi? Ne güzel.

Kuzenimde kalsam hmm. Olur olur ayarlarız bir şekilde. Ne de olsa en zor olan izin kısmını bir çırpıda hallettim.

Kolay oldu mu peki? CIK. Olmadı, olamadı.

 

Tamamen tek başıma ilk gezim. Tabiki sorun çıkıcak. Güzel yanı o ya. Herşey sıradan olsa anı dediğimiz güzel veya kötü anlar silsilesi nasıl oluşacak.

Esenboğa Havalimanı Ankara;

-Biletimi alabilir miyim?

-Check-in yaptınız mı?

-Evet

-Bakabilir miyim?

-Sisteminizde yok mu?

-Hayır sizin göstermeniz lazım.

-Iııı ben kaydetmedimki…

-100 TL vermeniz gerekiyor o zaman.

Çok şanslı başladım değil mi? Neyse olur böyle şeyler diyelim. Negatif enerji yok. Herşey güzel olucak.

Pasaport kontrolü geçildi. Otobüse binildi, merkeze gidildi. Taksici tarafından kazıklanılmaya çalışıldı. On kilo sırt çantası ile altı kilometre yüründü. Halen pozitif enerji baskın.

Nerde bu apartman. Elimde adresi beş altı kişiye sorarak bulamadığım adres de neyin nesi şimdi. Meğerse sistemin saçmalığı, numarası yazmayan apartman mı olur? Olur efendim. Peki apartmanın girişindeki kadın görevlinin bir kelime ingilizce bile anlamaması ve ısrarla birşeyler sorması. Neyse sinirlenmeyelim turistiz burda benim o dili bilmem gerek(!) Apartmanım beş kilometre mi uzakta? Pekala yürürüz, ayağımız alıştı ne de olsa. Uyuyalım madem.

Uyandık mı? Fiziksel olarak evet. Durun bir de ayaklarıma sorayım. Nasılsınız gençler yürüyelim mi birazcık dinlendiyseniz.

-Hayırrrr…

-O zaman koyulalım yola.

Gezik, eğlendik (Top Secret Files)

Sabah altı da servisin kalkacağı yere mi gitmem gerekiyor? Saat üç zaten. Tamam dinlenmeyelim madem. Bir kahve daha bakalım. Sonumuz hayırola. Aynı adreste beş tane mi servis var. O da güzel. Bulmam on beş dakika mı sürdü.

Yolculuk Çernobil. Otobüs bir dünya yabancı insanla dolu. Tanıştım hepsiyle, güzel insalar. Gezmeyi seven, tarihe ilgi duyan insanlar. Yeni milletlerden arkadaş edindik yine ayak üstü. Güzel güzel bedava kalacak yer demek, gezerken.

Sightseeing (Top Secret)

Dönelim mi? Dönelim artık. Ayaklarım konuşmaz oldu benle. Su topladı heralde. Neyse çalışıyor halen. Yürüyün lan. Yan yana durmayın, birbirinizi fişteklemeyin bakim.

 

Bugün mü napalım? Uyuyalım mı bol bol. Güneş mi batıcak birazdan. Olamaz. Hadi çıkalım dışarı. Gezdik gördük evimize gidip efendi efendi uyuyalım. Sabah erken kalkarız.

Saat beş mi yine, ne güzel. Tren istasyonu yedi kilometre mi? Daha güzel. Sırt çantamız sırtımızda, yürüyoruz yine bakalım. Tren istasyonundaki bilgi panosu Ukraynaca mı? Information yazılı yere gidip soralım ne de olsa ingilizce yazıyor? Sizde mi bilmiyorsunuz ingilizce? Çok güzel o zaman aval aval bakalım ekrana on beş dakika daha.

Son yirmi dakika tren için, ne yapsak ki? O çanta… markası… deuter(alman çantası) mı? Evet, sonunda bulduk hedefi. İngilizce bilmeme ihtimali olmayan biri. Ukraynada bir alman.

-Bakarmısınız, rahatsız ettim ama Ternopile gidicektimde ben, biletim de şu. Yardımcı olurmsunuz?

Sizde mi oraya gidiyorsunuz, çok mutlu oldum.

Geçti güzelinden bir altı saat trende. Tren garından şehrin merkezine ikiyüz metre mi? Şaka olmalı değil mi? Değil.

Hostelim tam şehir merkezindeymiş. Bu kadar şanslı olamam ama. Bir sorun çıkmalı.

Sorun: BURDAYIIMMMMM

Hostel aslında bir bar mı? Tek mi odası var? Barın içinde mi o da? Hah, bende endişe etmeye başlamıştım. Pekala, hostel görevlisi siz misiniz?

Evet şaşırmadık, hostel görevlisi tek kelime ingilizce bilmiyor. Google translate olmasa ölmüştük sanırım. Hostelden çıkış tarihim ve kahvaltıda ne istediğimi anlatmam yarım saat sürdü.

Duş alabilecek bir yer sordum ve cevap hüsran. Ne demek duş bar tuvaletinin olduğu yerde. İnsanlar sağa sola işerken ben duşa mı giricem?

Neyse, koy göte.

Couchsurfing kullanalım. Viktor adlı arkadaş gelsin bakalım. Gezdirsin bizi. Başımıza ne gelecek daha.

(Viktor gezdiri ve hiçbir ekstrem durum yaşanmaz)

İkinci gün sabahı viktor arabayla alır; sahile götürür, halkın içine sokar bizi.

Akşam ise… (Top Secret Files)

Ertesi gün gelir çatar. Hazırlanalım, gidelim artık. Yolcu yolunda gerek. Yataklı tren mi? Hmm severiz. Tren çok mu eski, sorun değil canım artık.

Lviv’e yaklaşırken;

İnsanlar üstlerini mi değişiyor bana mı öyle geliyor? Genci, yaşlısı, çocuğu… Kimse kimseye aldırmadan tamamen değişiyor yani üstünü. Peki, sadece alışık değilim. Aldırmayın bana.

Tren garından şehir merkezi sekiz kilometre mi? En sevdiğim…

%2 şarjım mı kaldı? Hemen oteli arayayım da gelip apartmanın önünde anahtarı teslim etsinler. Otel de ingilizce bilen yok mu? Otuz dakika bekleyeyim bari. Tam ümidim tükenmişken; beliriversin görevli. Ver anahtarımı git lan. Halim yok.

Couchsurfing kullanalım mı yine? En şanslı olduğumuz yer ne de olsa. Olga ile şarap mı içelim. Olurrr. Olga Antalya’da animator olarak mı çalışmış? Beş yıldızlı hapishane mi diyor? Tek muhabbetimizin bu olması mı? Neyse eski U.S Marine’den bir arkadaş da mı katılsın bize? Tabiki. Sarhoş mu gelsin? Evetttt.

Çok güldüm be o akşam. Çok iyi bir insandı o amerikalı kardeşimiz. İrtibatımız kesilmedi halen.

Güzel bir gecenin ardından hak ettik uykuyu. Sabah erken kalkıp gezeyim bari.

Viktor mu geldi Ternopilden. Beni gezdirmek için? Gezelimmmmm.

Acıktım.

Viktor beni gizli bir restorana götürdü. Kapıyı tıklattık. Asker açtı elinde tüfek. Banada “kapıyı kapat” diye bağırdı Türkçe olarak. Birer şat vodka attırdı bize. İndik restorana yedik içtik. Yan masa bir şişe içki içip opera yapınca tadından yenmedi.

Ertesi sabah mı oldu? Bu kadar çabuk. Herşeyi anlatmıyoruz dedik ya.

Otobüse binip gidelim havalimanına bakalım.

Geldiiiik.

Havalimanında elektrikler gitsin mi? AAAA sorunsuz olur mu canım?

Belarus uçağına bindik. Uyuyalım birazcık.

ZzZzZzZz….

 

 

 

 

 

Maslow’s hierarchy of needs

abraham-maslow1.jpgAbraham Maslow is a Jewish immigrant from Kiev. Born and raised in the USA. Actually, he is one of the first families who immigrate the US from Russian Empire.

He felt the racism a lot in 90’s America. Even they throw a rock to him. What a humble guy. He overcame everything and write a lot of articles about his hierarchy.

It’s a pyramid. From bottom to top;

Physiological needs

Safety needs

Love/belonging

Esteem

Self-actualization.

 

Physiological Needs;

Physiological needs are the physical requirements for a human to survive. Without these needs, the human body will fail and not achieve the rest of them.

First of all breathing. Maybe it seems so cliche but he’s right about this part without breathing nothing will happen.

Water; Everyone of us needs water. 4/3 our bodies made from water.

Food, a decent sleep, clothing and shelter. Basic needs of human nature. It’s hard to maintain all of them at the same time these days.

Once a person’s physiological needs are relatively satisfied, their safety needs take precedence and dominate behaviour.

Safety Needs;

What kind of safety? Literally every kind of. Our families safety, economical safety, physical and mental safety are included. We need to be safe to think straight. From childhood to adult. When we’re kids our families have a big role in our safeties. They protected us from every kind of situation. Provide us safety environment. Good education to job guarantee life. Well, the family is a really big part of our safety progress. Without safety, I guess we’ll be just lost and not be able to climb the rest of the list to the top.

Social belonging;

After the first two of the needs fulfilled, the third level of human needs are seen to be interpersonal and involves feelings of belongingness. Again, the environment. Our families have to teach us to be confident and love ourselves. Without them, we just can’t be emotionally significant relationships in general. Social belongings have three important titles.

Friendships, which teach us there is more person except our families to trust.

Intimacy; Always be honest. You only live once. Never disappoint yourself about you. Be straight from the bottom of your heart.

Family, again. The family has the biggest job to make a person who lives like a normal person.

Esteem;

We need a social status or ego. People develop a concern with recognition and respect from others. This includes self-esteem. People with low self-esteem often need respect from others; they may feel the need to seek fame or glory. However, fame or glory will not help the person to build their self-esteem until they accept who they are internal. Otherwise, depression can take over our body.

Self-actualization;

“What a man can be, he must be.” This quotation forms the basis of the perceived need for self-actualization. This level of need refers to what a person’s full potential is and the realization of that potential. Maslow describes this level as the desire to accomplish everything that one can, to become the most that one can be. Individuals may perceive or focus on this need very specifically. For example, one individual may have the strong desire to become an ideal parent. In another, the desire may be expressed athletically. For others, it may be expressed in paintings, pictures, or inventions. As previously mentioned, Maslow believed that to understand this level of need, the person must not only achieve the previous needs but master them.

 

Maslow studied what he called the master race of people such as Albert Einstein,

Jane Addams, Eleanor Roosevelt, and Frederick Douglass rather than mentally ill or neurotic people writing that “the study of crippled, stunted, immature, and unhealthy specimens can yield only a cripple psychology and a cripple philosophy.” Maslow studied the healtiest 1% of the college student population. This made me think that this study doesn’t describe human nature at all. I think in these pyramid things sometimes changes for my self. You want what you not had.

 

The hardest part of this article, there is no statistic can prove this hierarchy. Every human has his own thoughts and wills. These seem for normal people. But none of us is really normal ain’t us? The thing is which we called the master race people, the sickest persons for me. Mentally ill.

After all the idea behind this pyramid, which we can consider true. Our whole life is a basic need. Because the human brain doesn’t care some stupid pyramid. Makes his own pyramid for every situation. Maslow made his own pyramid.

With this article, I have a fence. Maslow was described his self in this article.

He was the person who has mental problems. Sorry for you Maslow.

 

 

Tugboat Captain

” I don’t wanna stay at your party

I don’t wanna talk with your friends

I don’t wanna vote for your president

I just wanna be your tugboat captain “

 

Why it’s so complicated?  What bothers you? I didn’t get it.

You woke up at 6 AM in the morning. Looked outside from your tiny, dusty window. You realized even the crows are sleeping on the tree. Then heard the buzzing sound from your coffee machine. You’ve to go but decided to spend 5 more minutes with your underwear when you’re drinking your coffee. 10 minutes remaining for your bus arrive. Light a cigarette. Listen to your boss, spend your whole day. Come home with suicidal thoughts. Fell asleep on the couch while watching a stupid series or tv shows. Repeat!

Escape the trivialities of the social world, reconnect with life and nature. Tugboat captain as someone who carters the vast, open waters. But then again tugboat captains has a specific destination they are heading to. So a tugboat captain is not entirely a recluse but maintains just enough of a linked society to know why he no longer wants to be there. Let go of the modern world and return to a more natural, simple way of life.

 

Eskiden severdim yağmurları

   Islak bir Konya akşamı penceremden dışarı bakarken gözlerim uzaklardaki bulutlara takılıverdi birden. Rahmet yağıyordu uzaklara. Daha sonra parlayan ışıklar dikkatimi çekti. Önce şimşekler çaktı bulutların arasında, daha sonra bir yıldırım düştü. Biz insanlar da böyle miyiz? Önce birbirimiz arasındaki küçük sorunlar daha sonra birimizin tutunamayıp düşmesi.

   Yıldırımın o düşme anını bir aklınıza getirin. Önce göz bebeklerinizi büyüten, sizi bir hayli heyecanlandıran o muhteşem ışık görünür uzaktan. Zikzak çizerek süzülür aşağılara. Bir ağacın baş aşağı hali gibi dallanıp budaklanır bazen. Işığı gördükten sonra ne mi yaparız; usulca bekleriz arkasından gelecek sesi. Sesle beraber görüntü ve sesi kafamızda birleştiririz bir güzel.

   Çok sıcak oldu değil mi havalar? Yağmur yağsın ister misiniz? Şu güneşten bir kurtulmak. Ben istemem, neden mi? Şöyle buyurun…

   Bazı insanlar vardır, yağmur gibilerdir. Önceden bilirsin geleceğini; hava kapanır birden, kara bulutlar ele geçirir gökyüzünü, gök gürültüsü sesleri yankılanır kulaklarımızda, pıt pıt düşmeye başlar ufaktan yağmur damlaları ve işte o an başlar her şey yavaştan. Yağmurun geleceğini biliyordun değil mi? Öyleyse neden bekledin seni ıslatıp mahvetsin diye. İşte hep öyle olmuyor. Bazen tenine vuran o küçük su damlaları, toprağın o kokusu varya; o kadar güzel geliyor ki. Birazcık ıslanmayı göze alıyorsun. Peki her şey güzel ya sonra…

   Çok sürmüyor genelde nankörlük etmesi. Bir anda az önce o güzel dediğin yağmur damlaları seni boğmaya başlıyor gittikçe hızlanarak. Kaçacak yer arıyorsun o anda. Bir şey söyleyeyim mi? Çok geç… maalesef çok geç. İşte o anda yağmurdan çok şey beklediğini anlıyorsun. Neden sana bu denli saldırıp; boğmak, ıslatmak ve hırpatmak istediğine anlam veremiyorsun. Peki bitti mi? Hayır. Yıldırım düşüyor etrafına birer birer. Önce görüntüsü büyülüyor seni, sonra ise sesi ürkütüyor içini. Saldırmaya devam ediyor ahlak yoksunu. İsabet ettiremeyince hançerini son çare yine yağmura müdahale. Soğuyor bir anda hava. O da ne? Buz yağmaya başlıyor üzerine. İşte o anda kaçacak bir yerin yoksa, kafanı altına sokacağın bir çatı yoksa. Seni bir anda yere seriyor utanmadan. En kötüsü de ne biliyor musunuz? Birkaç dakika sonra utanmadan seni orada bırakıp dağılıyor bulutlar her bir yana. Açıyor ardından her zaman yanımızda olan güneş ama nafile. Zarar görmüş, yıpratılmış bedenini onarmak kolay değil. Her gün güneş altında mutlu mesut yaşayan sen. Bir gün bir kara bulutla beraber bertaraf oluyorsun.

   Her gün gördüğün güneşi unutmak kolay gelir belkide ama en zor anında yine onu ararsın. Ama unutmazsın o yağmurun sana yaptıklarını; önce verdiği, sonra da aldığı umudu elinden.

   İşte bu yağmurlar hep olacak hayatımızda, o yüzden bence dikkat edilmesi gereken yağmurlar değil; elimizdeki güneşi hiç kaybetmemektir.