Blog

Tugboat Captain

” I don’t wanna stay at your party

I don’t wanna talk with your friends

I don’t wanna vote for your president

I just wanna be your tugboat captain “

 

Why it’s so complicated?  What bothers you? I didn’t get it.

You woke up at 6 AM in the morning. Looked outside from your tiny, dusty window. You realized even the crows are sleeping on the tree. Then heard the buzzing sound from your coffee machine. You’ve to go but decided to spend 5 more minutes with your underwear when you’re drinking your coffee. 10 minutes remaining for your bus arrive. Light a cigarette. Listen to your boss, spend your whole day. Come home with suicidal thoughts. Fell asleep on the couch while watching a stupid series or tv shows. Repeat!

Escape the trivialities of the social world, reconnect with life and nature. Tugboat captain as someone who carters the vast, open waters. But then again tugboat captains has a specific destination they are heading to. So a tugboat captain is not entirely a recluse but maintains just enough of a linked society to know why he no longer wants to be there. Let go of the modern world and return to a more natural, simple way of life.

 

Eskiden severdim yağmurları

   Islak bir Konya akşamı penceremden dışarı bakarken gözlerim uzaklardaki bulutlara takılıverdi birden. Rahmet yağıyordu uzaklara. Daha sonra parlayan ışıklar dikkatimi çekti. Önce şimşekler çaktı bulutların arasında, daha sonra bir yıldırım düştü. Biz insanlar da böyle miyiz? Önce birbirimiz arasındaki küçük sorunlar daha sonra birimizin tutunamayıp düşmesi.

   Yıldırımın o düşme anını bir aklınıza getirin. Önce göz bebeklerinizi büyüten, sizi bir hayli heyecanlandıran o muhteşem ışık görünür uzaktan. Zikzak çizerek süzülür aşağılara. Bir ağacın baş aşağı hali gibi dallanıp budaklanır bazen. Işığı gördükten sonra ne mi yaparız; usulca bekleriz arkasından gelecek sesi. Sesle beraber görüntü ve sesi kafamızda birleştiririz bir güzel.

   Çok sıcak oldu değil mi havalar? Yağmur yağsın ister misiniz? Şu güneşten bir kurtulmak. Ben istemem, neden mi? Şöyle buyurun…

   Bazı insanlar vardır, yağmur gibilerdir. Önceden bilirsin geleceğini; hava kapanır birden, kara bulutlar ele geçirir gökyüzünü, gök gürültüsü sesleri yankılanır kulaklarımızda, pıt pıt düşmeye başlar ufaktan yağmur damlaları ve işte o an başlar her şey yavaştan. Yağmurun geleceğini biliyordun değil mi? Öyleyse neden bekledin seni ıslatıp mahvetsin diye. İşte hep öyle olmuyor. Bazen tenine vuran o küçük su damlaları, toprağın o kokusu varya; o kadar güzel geliyor ki. Birazcık ıslanmayı göze alıyorsun. Peki her şey güzel ya sonra…

   Çok sürmüyor genelde nankörlük etmesi. Bir anda az önce o güzel dediğin yağmur damlaları seni boğmaya başlıyor gittikçe hızlanarak. Kaçacak yer arıyorsun o anda. Bir şey söyleyeyim mi? Çok geç… maalesef çok geç. İşte o anda yağmurdan çok şey beklediğini anlıyorsun. Neden sana bu denli saldırıp; boğmak, ıslatmak ve hırpatmak istediğine anlam veremiyorsun. Peki bitti mi? Hayır. Yıldırım düşüyor etrafına birer birer. Önce görüntüsü büyülüyor seni, sonra ise sesi ürkütüyor içini. Saldırmaya devam ediyor ahlak yoksunu. İsabet ettiremeyince hançerini son çare yine yağmura müdahale. Soğuyor bir anda hava. O da ne? Buz yağmaya başlıyor üzerine. İşte o anda kaçacak bir yerin yoksa, kafanı altına sokacağın bir çatı yoksa. Seni bir anda yere seriyor utanmadan. En kötüsü de ne biliyor musunuz? Birkaç dakika sonra utanmadan seni orada bırakıp dağılıyor bulutlar her bir yana. Açıyor ardından her zaman yanımızda olan güneş ama nafile. Zarar görmüş, yıpratılmış bedenini onarmak kolay değil. Her gün güneş altında mutlu mesut yaşayan sen. Bir gün bir kara bulutla beraber bertaraf oluyorsun.

   Her gün gördüğün güneşi unutmak kolay gelir belkide ama en zor anında yine onu ararsın. Ama unutmazsın o yağmurun sana yaptıklarını; önce verdiği, sonra da aldığı umudu elinden.

   İşte bu yağmurlar hep olacak hayatımızda, o yüzden bence dikkat edilmesi gereken yağmurlar değil; elimizdeki güneşi hiç kaybetmemektir.

Paylaşmak önemsemektir.

   Alışamadım kendime, yeni bana. Kısa bir süre içinde çok değiştim. İyi yönde mi, kötü yönde mi? İnanın bende bilmiyorum. Alışkanlıklarım, dünyaya bakışım, politik ve dini düşüncelerim.

   Düşünme hastalığı edindim kendime. Bilmiyorum sağlıklı mı bu kadar düşünmek. Ama hiç yoktan zaman öldürüyor. Bazı insanların bazı şeyleri neden yaptığı konusunda kafa patlatıyorum sürekli. Neden? Her şeyden önce hep iyi bir insan olmaya çalıştım. Bu dünyayı paylaşma dünyası olarak gördüm hep. Kimseyi yarıyolda veya arkamda bırakmadım. Kimseye ırkçılık yapmadım, yargılamadım başkalarının düşüncelerini. İnsanları olduğu gibi kabul etmeyi öğrendim.

Kalu beladan bu yana insanoğlunun birbirine yaptıklarına bakın. Birbirlerini oldukları gibi kabul etmedikleri için bütün bu tarih kitapları savaşlarla, kanla dolu. Irkçılık diye bir şey nasıl olur da var olur aklım almıyor doğrusu. Birbirimizi kırdığımız şeylere bakıyorum da, gülünç vallahi. Kocaman bir Dünya, sonsuz kaynağımız varken paylaşmak neden bu kadar zor geliyor? Birbirimiz sevmek neden bu kadar zor geliyor? Halbuki çok kolay kırıyoruz kalplerimizi.

Yunanistan’a kaçakları taşıyan bir geminin kaptanı gemide kaçakları kilitleyip, batırıp kaçmıştı sahile yakın yerde. 63 kişi ölmüştü o tatsız olayda. Çok güzel bir şarkı var bununla ilgili. Yalan olmasın ben de şarkının derinliğinden sonra olayı benimsedim ve özümsedim.

“gemiler eski balık için olanı

kaçak kim ki lan,

o da işin yalanı.

nere kaçarsan kaç felek bulur kaçanı,

kitlidir ambarlar sanki insan kapanı.

oysa sahiller öyle yakındı,

uzatsan değerdi ayağın.

bir gemi batıyor,

cani sulara…

kilitler var kapıları kapatır,

sınırlar var insanları kuşatır.

köleler var kilitleri üretir,

işte o kilit boğdu kaçakları.

çünkü kaptanlar korkar isyandan

fırtınalardan bile fazla.

çocuklar sarıldı,

cani sulara…

çünkü kaptan korkar isyandan,

fırtınalardan bile fazla.

bir gemi batıyor,

cani sulara…

yalanı bol kilidi bol dünyanın,

çilesi bol, kapısı bol, gemisi.

alçak kaptan sırra kadem o anda…

keşke anlattıklarım yalan olsa.

işimiz var gücümüz var,

saçma sapan derdimiz var,

sözüm ona tanrımız var,

merhamet yok…

sözde insanlar korkar Allah’tan,

kal-u beladan bu yana.

bir gemi batıyor,

cani sulara…

yalanı bol kölesi bol dünyanın,

kapısı bol,kilidi bol, gemisi.

alçak kaptan sırra kadem o anda..,

keşke anlattıklarım yalan olsa.

insanın insana ettiğine bak.”

Aslında muhteşem metaforlarla kocaman hikayeler anlatır.

Keşke o metaforların hepsi yalan olsa.

Keşke anlattıklarım yalan olsa, insanın insana yaptığına bak. Gerçekten caniyiz, kötüyüz. Dünya üzerinde en büyük kötülük, hastalık biziz. Neye dokunsak zarar veriyoruz. Her ne kadar bir şeyleri önemsediğimizi söylesek de en sonunda sadece kendimizi önemsiyoruz. Bencil yaratıklarız. Kendi menfaatimiz için göze alamayacağımız hiçbir şey yok.

İşte bu alışamadığım yeni ben, bunları dikkate alarak yaşayacak. Umarım alışırım kendisine. İlk kez kendimden başkalarını gerçekten düşünmeye başladım.

Hatırlanmak denen güzel his var ya hani. Hep bunun için çalışacağım. Yaptığım güzel şeyler, tanıştığım güzel insanlar tarafından hep iyi hatırlanarak insanların hayatına iyi yönde bir etkim olduğunu düşünerek göz yumacağım bu hayata.

Oklar kutular ve pişmanlıklar.

Hayatımızdaki en güçlü zehir pişman olduklarımız, keşke dediklerimiz. Bende bu zehrin müzdaribiyim.

Gece olunca kendimi düşünmekten alıkoyamıyorum, hastalık gibi vücuduma yayılıyor. Bütün keşkelerim birden geliveriyor aklıma. Bu keşkelerimin sebebini özgüven eksikliğimle bağdaştırıyorum. Evet özgüven, yani çoğunlukla. Son elveda da ona o kadar uzun ve içten sarılmak istemiştim ki… Hiç bırakmayacakmış gibi, o anı hiç unutmayacakmışız gibi. Dünya küçük fakat sınırlar insanları ayırıyor, onları farklı kutulara koyuyor. Eğer kutunun dibi derinse çıkması bir o kadar zorlaşıyor. Bende derin bir kutudayım. Birkaç sefer çıktım kutumdan ama hep geri konuldum. Gücüm tükeniyor, çıkmaya çalıştığım bu kutuda tırmanmak yerine kutuyu delmek için güce ihtiyacım var. Sonrası çok daha rahat olucak. Bunun için en önemlisi sabır. O da bende yok malesef. Kutunun dışında edindiğim güzel anılarım kutunun içinde beni dimdik ayakta tutuyor. Ama ne zamana kadar… Hayatıma bir ok kadar hızlı giren insanlar beni o okla bırakırken çok kolay sanıyorlar. Halbuki en zor kısmı o oku vücudundan çıkarmaktır. Çıkarmaya başladıkça kanar yaraların, o boşluğu dolduracak bir başkasını ararsın. Ama bilmezsin ki o yara hiçbir zaman tamamen iyileşmez. Yarası kalır orda. Öğrenirsin hayatta kalmayı. Ama yaranı görünce düşünmeden edemezsin bazen pişman olursun o oku yediğin için bazense minnettar olursun o güzel zamanlar için. Ben hep minnettar oldum. Şu son yediğim ok kalbime saplandı, çıkarmak istemiyorum. Çıkarmak zorundayım, çıkarmalı mıyım? Yine çok düşünüyorum, hastalıklı bir ok bu. Ne kadar kolay yayı gerdi ve sapladı kalbime bir bilseniz. O ok dan çok şey öğrendim kabul etmeliyim. Çok güzel anılarım oldu, anılarımız oldu. Daha doğrusu belkide ben bu şekilde inanmak istedim. O yarayı paylaşmak acısını hafifletir diye düşündüm. Nasıl sarıldım o oka zarar gelmesin, kimse benden almasın diye. Bu günün geleceğini düşünmedim. O masum birkaç saniyenin keyfini sürdüm. Şimdi kendimle yüzleşmek ve o oku çıkarmam lazım. Yapamıyorum. Yapmak istemiyorum…

Acaba o da ona sapladığım oku çıkardı mı? Ya da çıkarmayı düşünüyor mu? Çıkarmaya gücü yeter mi? Yeterince derine saplayamadım mı? Sorular, cevaplarını bilmediğim ve neredeyse beni bir deliye çeviren sorular. Hata yaptım, hatalar yaptım. Düzeltmek için çok çaba sarfettim. İlk kez kendi kendime ben değiştim diyorum. O kalbime giren son ok beni değiştirdi. Sanırım çıkarmayacağım onu. Acısıyla tatlısıyla sonuna kadar yaşamak istiyorum onu. Bir gün o oku çıkaracak olursam ertesi gün yerine sokmak düşüncesiyle çıkarırım heralde. Kıyamam onu kırıp atmaya.

Biliyordum böyle olacağını, kendi kutumdan yeterince uzaklaşırsam bir daha asla dönmek istemeyeceğimi. Ama döndüm, çünkü bu kutu benim kimliğim. Beni ben yapan şeyler; ailem, kültürüm, dilim ve beni ben olduğum için seven insanlar. Hepsi bu kutudalar. Sen hariç. Neden kutuma geri döneceğimi bile bile beni işaretledin yayınla. Seninle yürüdüm, seninle güldüm, seninle oldum. Belkide en büyük hatayı sana güvenerek yaptım. Ama hata diyemeceğim kadar güzel birşeydin. Hayır, hata değilsin. Hata olamayacak kadar iyisin.

Tonlarca ok yağarken üstüme kaçmasını iyi bilenlerden oldum. Ama o gerdiğin yaydan çıkan oka vuruldum. Sonumu getiren, beni altüst eden o ok. Bir tanesi yetermiş, öğrenmiş oldum.

Önümde göz yaşı döktüğün o an geliyor aklıma her gece. Kahroluyorum. Kimse önümde ağlamamıştı çünkü. Sanırım ilk oku ben sapladım sana. Çıkarmayı denedin ve acıttı, bende geri ittirdim. Her ne kadar kahretsede ben acıttım canını. Ama sonra, ama sonra değiştim. Çünkü haketmiyordun benim yüzümden üzülmeyi. Sanırım anlıyorum artık. Ben o an haketmiştim acı çekmeyi, üzülmeyi. Şuan yaşananda tam olarak bu. Etme bulma dünyası. Sıra bende. Bir hatam yüzünden bin çekiyorum. Ama acısı bile o kadar güzel ki. Herşeye bakıp tek bir şey söylüyorum, “değdi.” Hepsine değerdi.

Özgüven eksikliğim, sen beni bitirdin. O kadar çok şey söylemek istedim ki sana, hep bir engel oldu aramızda. Duvar oldu. Göz göze gelmemiz, farklı dilleri konuşmamız, dünyaya farklı bakmamız; hiçbiri engel olmadı bana. Bana engel olan tek şey yine bendim. İşte bu yüzden pişmanım. Hayalini kurduğum, söylemek istediğim şeyleri hiçbir zaman dile getiremedim. Pişmanlık zehri vücuduma yayılmış durumda. Bunun panzehiri yine sensin. Ama sanırım hakkımı kaybettim ben o yolda. Ya zehir beni kahreder ve ölürüm, yada bu zehirle yaşamayı çğrenirim.

Diyeceğim o ki, onca şeyden sonra suçladığım tek kişi yine kendimden bir başkası değildir. Bana bırakıp gittiğin o fevkalade anılar için çok teşekkür ederim.

Unutmayacağım…

Sırbistan'da bir suçlu

Neden suçlu? Ne yaptı ki?

En başta tek suçu farklı olmaktı; farklı düşünmekti ötekilerden.

Bu hayatta bir annem var ona yalan söylemek zorunda kaldım hemde birden çok kez. Asıl soru neden yaptığım. Gerçekten gezmek, görmek istedim. Üniversite öğrencisiyim derslerime gitmiyorum kimse bir şey demiyor, tek önemli şey sene sonu notumun kaç olduğu. Bu zamanı ne yapayım peki… Çöpe mi atayım? İnternette saçma sapan harcayayım mı? Hayır… Tam olarak burada başladı benimki si. 6 aylık Erasmus+ hayatımda bir şeyin farkına vardım. Gezip, görüp, öğrenmek istiyordum. Sadece bunu başkalarına anlatamadım. Burada bir seçim yapmam gerekti… Karşına aileni alıp mutlu olduğun şeyi yapmak mı? Yoksa aileni mutlu etmek mi? Emin olun ortak çözümü yok bazen. Ortak çözümü yalanda buldum. Gitmeyeceğim deyip gittim. Ne ailem üzülsün ne ben üzüleyim. İşe yaradı mı dersiniz? Tabi ki hayır.

Şundan eminim ki çok dolu bir hafta geçirdim Sırbistan’da. Müzeler, sanat galerileri, tarihin kokusu, farklı sokaklar, farklı insanlar gördüm. Çok güzel arkadaşlıklar edindim; var olan arkadaşlığımın üzerine de bir tuğla daha koyarak sağlamlaştırdım. Gerçekten mutlu ve dolu hissettim. Üniversiteden bir arkadaşla tanışıp projesini dinledim. Bir hafta boyunca aralıksız olarak İngilizce konuştum, konuşmak zorunda kaldım. Çünkü yol arkadaşım bir Almandı. Uçsuz bucaksız bilgiye sahip yürüyen bir kitap gibiydi. Susmak bilmez, konuşup bilgi paylaşımı yapmaya bayılırdı. Çoğunlukla ben dinlerdim aslında en iyi yaptığım şey dinlemek sanırım. Konuşmaya başlayınca saçmalamayı severim nerede duracağımı bilmem, karşımdakinin canını sıkarım. Her anı dolu dolu geçirmeye çalıştım ve sanırım başarılı da oldum. Küçük bir fidan olarak başladığım bu dünyada. Öğrendikçe ve insanlarla tanıştıkça dallanıp budaklandığımı, yeşerdiğimi ve bir başkasının fidanına su döküp yardımcı olabileceğimi düşünüyorum. Ailemle olan sorunlarım en büyük düşmanım. Onlarıda aşacağımıza, ileride çok güzel anlaşacağımıza inanıyorum. Her şeyin ilacı zamansa eczaneler neden varlar? Her şeyin ilacı zaman ama zamanı telafi edecek bir ilaç yok henüz. Malesef ki zamanımızı bu tarz sorunlarımıza da ayırmamız gerekiyor. Ne de olsa acı, üzüntü, dertte birer duygu ve zaman zaman hissedilmesi lazım ki yaşadığımızı bilelim.

Bu hayatta ailemi en çok üzen şey onlara yalanlar söyleyerek güvenlerini sarsmam bunu yapmamın sebebi de gezip, görüp, öğrenmek ve elbette güzel vakit geçirmek. İşte bu yüzden ben Sırbistan’da bir suçluyum…

Roasted

Exactly feeling like roasted.

A bit suprised and worried. In a bad condition, trying to breathe from my little window. Who cares what I’m thinking about …….

-Denkst du an mich ?

-Ja, Ich denken an dich….

-Und ?

-Ich versuche liebst dich….